(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Bütün dünya gibi biz de tarihsel kırılmaların içindeyiz. Türkiye toplumu, kendisini saran kabukları derinden derine çatlatarak başka bir evreye geçmenin sancılarını yaşıyor. Bu geçiş aşamasının hem öznesi hem de canlı şahitleriyiz.
70’lerde Hatice Babacan’ın (Ali Babacan’ın halası) itirazıyla başlayıp 80’lerde sağlam bir zemine oturan başörtüsü mücadelesi, bizi bugünlere getiren politik nüveleri içinde taşıyordu. Davayı sahiplenen yalnızca dindar Müslümanlar ve siyasal İslâmcılar değildi; dine ve dinselliğe ilgi duymayan, hatta dinsel paradigmanın iddialarına ve samimiyetine güvenmeyen aydınlar bile tesettür davasının samimi savunucularıydı. Konu görünüşte basitti: Herkes dilediği dine inanabilir, inancının gerektirdiği şekilde giyinebilirdi. Kamusal alan, özellikle üniversiteler, vatandaşların bu haklarının kısıtlanacağı alanlar olmamalıydı.
O sıralarda İslâmcı hareketlerin savlarını ve eylemlerini yakından takip ediyordum. İslâmcı gençler hayatlarındaki her şeyi İslâm’a uygun yaşamak arzusunda görünüyordu. Onlara göre, İslâm’ın emrettiği her şey, mevcut rejimin kurallarına uygun olmasa da bireysel dindarlık deneyimlerinde yaşanmalıydı. 80’lerdeki İslâmcı tahayyülün itiraz pratiğini anlamada şu örnek önemlidir: Yakın şahitlerinden, tesettür nedeniyle üniversiteyi bırakan kızlardan bazılarının -devletin hukuksuz uygulamalarına itiraz etmek amacıyla- sadece dini nikah kıyarak evlendiklerini ve ‘Fatih’in göbeğinde’ yaşadıklarını duymuştum.
Dönemin ruhunda İslâmî olmayan her şeye mutlak bir itiraz vardı. Tesettüre itiraz eden aileler tesettürlü kızları tarafından terk edildi. Tıpkı, üniversite kampüsleri ve meslekleri gibi… Bu mücadelenin temel aktörleri üniversite öğrencisi kızlardı. Dönemin İslâmcı erkekleri ‘Allah rızası için her şey -aile, okul, meslek vb.- terk edilmelidir!’ diyerek destekledikleri kadın yoldaşlarının aksine, ‘dünyevi’ saydıkları alanda herhangi bir kayıpta değillerdi. Kıyafetleri dindarlıklarını açığa çıkarmıyor, kamusal alanda varlıklarını sürdürebiliyor, aileleri tarafından da dışlanmıyorlardı. Allah rızası için ‘dünyevi’ olan her şeyi terk eden İslâm mücahideleri ideallerini özgürce yaşayabilmek için mücadele sathında tanıştıkları erkeklerle evlendiler. Hepsi birer kahramandı; İslâm davasının Türkiye öncüleri olarak tahayyüllerini süsleyen hakikatli yaşamı kurduklarını düşünüyorlardı.
KURULAN YUVALAR…
Gelin görün ki hayatın doğal akışında geçip giden yıllar, onları bambaşka sabahlara uyandırdı. Bir mücadele kahramanı olarak gelin geldikleri evde, ‘hiçbir şeyden anlamayan, ilkokul mezunu bile olmayan’ kayın validelerine hizmet ve itaat etmeleri bekleniyordu. Bu ise evlilik görüşmelerindeki anlaşmaya ters görünüyordu: Kahır dolu ‘imtihanların’ kıskacında gerçekleşen evlilik görüşmelerinde, önlerindeki sehpada duran Kur’an’ı işaret ederek; ‘Ne senin dediğin ne benim dediğim, evliliğimizde Kur’an’ın dediği olacak’ diye kavilleşmişlerdi dava arkadaşlarıyla. Bu kavle güvenerek, kadınlar kendilerine dayatılan gelin-kaynana ilişkisine itiraz edecek gibi oldular. Onların savunup durdukları İslâm’da kadınların kaynanalarına itaat etme, hatta bakma gibi bir zorunluluğu yoktu. Fakat bu minvaldeki cümleleri ağızlarına tıkıldı; geçmişte yapılan ahdin unutulması mümkün olmasa da hayatın realitesinde kutsal ebeveynleri, özellikle anneleri kırmak olmazdı. Hayatlarındaki İslâmî görünmeyen her şeyi söküp atarak, kutsal ailesinin sultanı olmaya girişen genç kadından, söylenene itaat etmesi bekleniyordu.
Bu kadınlardan kutsal yuvalarının sultanı olmak bir yana, renk renk şiddete maruz kalanlar oldu. Geleneksel ve kültürel kodların dayattığı, üstelik İslâm’a hiç de uygun olmayan konularda itaatkâr davranmadılar diye.
Bu minvalde çok şey yaşandı.1 Yaşananlar kadınlar için hayal kırıklığıydı ve yaralayıcıydı. Fakat kadınlar bunun üstesinden geldi. ‘Yuvalarını’ yıkmayıp, kaktüs çiğnercesine hane halkının gönlünü yapma yoluna gittiler.
Kadınlar -her şeye rağmen- en az üç çocuk doğurup hayallerindeki kutsal anneliği yaşamaya durmuşken, davaları uğruna saç telleri bile dağılmayan eşleri zamanın behrinde değişmeye başladı. Çoluk çocuğa karışarak ‘ev kadınına’ dönen eşler bütün cazibelerini kaybedip mücahidelik de sıradanlaşınca, erkeklerin gözleri ‘içtimai hayatın gerçekliğinde’ farklı ve yeni güzelleri görmeye başladı. Bilindiği gibi güzele bakmak sevap olmasa da güzeli almak sevaptı. Başka bir deyişle, peygamber sünnetinin bir parçasıydı. Aslında siyasal İslâmcı erkek zihniyetinde değişen bir durum yoktu. Kadınlar hayal dünyalarında onları tek eşli bir koca olarak inşa ettiyse bu onların kabahati değildi ki! Sonuçta bu onların hakkıydı.2 İslamcı kadınlardan pek çoğu bu durumu kabullenmeyip boşandı. Boşanmayıp yoluna devam edenler oldu. Bu hikayeler ne kadar çok olsa da kol kırılır yen içinde kalır ne de olsa.
İslâmcı kadınların sosyal bilimler literatürüne giren ‘hayal kırıklığı’ şimdilerde hangi seviyededir bilmiyorum. Birkaç yıl önce, kadın dindarlığının bilimsel analizine katkı sunmak için siyasal İslâmcı kadınlar tarafından bir programa davet edildim. Grupta hayal kırıklığı konuşulmadı elbette, ancak birkaç saat içinde ve daha sonra özel görüştüğüm kadınlardan anladığım şuydu: Büyük hayallerle girilen yolda yoldaşları tarafından yalnız bırakılmış, ihanete uğramış, insanlık dışı muamelelere maruz kalmış kırık kalpli kadınlar vardı. Bu kadınların pek çoğunun eski ışıkları sönmüş, kelimeleri dağılmıştı.
Bu konu çetrefillidir. Kadın erkek ilişkilerinin doğası, başarısı veya başarısızlığı ideoloji bağlamında değerlendirilemez. Fakat muhafazakâr çevredeki mücadele pratiğini anlama, yorumlama ve yaşama, kadın ve erkek gruplarında farklılaşmıştır. Biz sosyologlar dinsel yaşantının sosyolojisini yaparken, dinin aslında nasıl olduğuyla ilgilenmeyiz. Bu bizim sorumluluğumuz değildir. Bizim için önemli olan, dinin nasıl algılanıp yaşandığıdır. Kadınların dindarlığı nasıl algılayıp yaşadıkları, pek çok yönüyle odaklandığım bir konu. Evlilik görüşmesinde Kur’an’ı referans aldıklarını söyleseler de çiftlerin gündelik hayat pratiklerinde bu görülmez: Sohbet toplantılarında ‘kadın evinin işini yapmak zorunda değildir, hatta çocuğunu bile emzirmeyebilir’ denilerek, insanlar İslâm’ın güzelliğine çağrılır. Halbuki gerçek hayatta, İslâmcı kadın maaş kartını eşine vermediğinde, ev işleri için haftada bir yardım almak istediğinde (üstelik kendi kazancıyla), ‘aile birliğini korumamak’ ve ‘bize uygun’ davranmamakla suçlanmış, ötelenmiş ve psikolojik şiddete maruz kalmıştır. İşin garip tarafı, ‘bize uygun’ davranma pratiği kadınların pek çoğu tarafından da içselleştirilmiştir: İslâmcı kadınlar cazip eş, mükemmel anne, ev kadını, iş kadını o kadını bu kadını olma konusunda mucizeler yaratmaları gerektiğini düşünüp kendilerini suçlar.3
DEĞİŞİM-DÖNÜŞÜM…
Türkiye’deki İslâmcı kadın tarihi bu minvalde yazılmış olsa da günümüzde dikkat çekici değişim ve dönüşümler oluyor. Bu günlerde İslâmcı kadınların erkeklere veya erkek iktidarının edimlerine ilişkin hayal kırıklığından öte şikayetleri, öfkeleri ve son tahlilde itirazlarının kökeni farklı. İslâmcı kadınların hayatı bugünlerde -80’lerin aksine- kendi dava arkadaşları tarafından, farklı ve beklenmedik şekillerde karartılıyor. Diyanetin bütün kollardan siyasetin emrine girdiği bu karanlık günlerde, ‘Asr-ı saadet’ havariliği yapan cenahın bütün söylem ve eylemleri kadınların giyim kuşamını, yaşama ve davranış tarzlarını hizaya sokmak üzerine.
On yıl öncesinde tesettürlü kadınlar erkek ağızlar tarafından ‘Müslüman değil, süslüman’ söylemleriyle saldırıya uğruyordu. Dün olduğu gibi bugün de kadın yaşantısını en ince ayrıntılarıyla betimleyip kural dayatanlar, erkekler. Evdeki giyim tarzının bile erkekler eliyle şekillendirildiği bu esaret alanı artık kadınları çok yordu. Bu yorgunluk, gündelik hayat pratiğinde yaşadıkları hayal kırıklıklarının da bir uzantısı olmalıdır.
Dindar eril müdahalenin kapsamı, ofisine gelen genç kızı ‘teşhirci!’ hakaretiyle kovup, doktorluk görevini yapmamaya kadar ulaştı. Bu örnekler sadece bildiklerimiz, bilemediğimiz çok vaka olduğunu düşünüyorum.
İslâmcı söylemin ‘gerçek aydınlanma’ iddialarının yolunun bu denli kesif bir karanlığa çıkacağını hiçbirimiz tahmin etmiyorduk. Kadınlar, kendi özlerindeki gücü eleştirel bir noktaya çekerek bu sefer iç itiraza yöneldiler. Eskinin siyasal İslâm mücahidelerinin yetiştirdiği kızların -hem de hayatlarındaki pek çok sosyal kazanımı elinin tersiyle iterek yetiştirdikleri kızlar- seküler bir hayata kavuşmak için yaptığı mücadeleler ayrı bir çalışma konusu. Hegel’i haklı çıkaran bir savrulmadır bu yaşananlar. Her ideoloji kendi içinde zıtlarını yaratmış ve bu imtizaçtan doğan yeni bir yaşam alanı temayüz etmiştir. (Bu konunun ayrıca ele alınmayı hak eden derinliği var.)
Günümüzdeki İslâmcı kadın itirazlarının kaynağı çok önemli ve dikkat çekici. Berrin Sönmez’den sonra, eril dinsel iktidarın dogmalarına karşı çıkan bir başka kadın başındaki tülbenti ortaya atarak sesini yükseltti: İlahiyatçı yazar Emine Yücel.
Emine Yücel, İslâm’ın hiçbir prensibi layık olduğu hassasiyetle uygulanmazken, kadınlar üstündeki sert ve onur kırıcı yaptırımlara karşı çıktığını duyurdu.
Bu hamur çok su götürür vesselam.
Devam edeceğiz.
Dipnotlar:
1.Konunun bilimsel analizi için bakınız: Kadın Dindarlığının İnşasında Eril Dönemeç: “Asr-ı Saadet” Hayalinde Erkeğin Değişen Zihniyeti.
2. Erkek Aldatmaz, Hakkını Kullanır. Yazan: Dr. Hamdi Kalyoncu.
3. Konunun bilimsel analizi için bakınız: Modern Kadın Yaşamının Geleneksel Arka Planı: Modern Dindar Kadınların Geleneksel Ev Kadınlığı
























