(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Bu benim hayatım diye sahip çıkıp sarıldığım, dokunmaya yeltenenlere çemkirdiğim hayat benim mi gerçekten? Bir şeyin benim olabilmesi nasıl mümkündür? Onu kendime ait hissetmek mi, yoksa üstünde mutlak tasarruf edebilmek mi?
Kendime aitmiş gibi hissettiğim ve düşündüğüm pek çok şeyin bana ait olmadığını anlayalı çok oldu; bu cümleyi sırf yazmış olmak için yazmış olabilirim.
Bana ait olan nedir o hâlde?
Bu soru bizi ikinci şıkka getiriyor; senin olan şeyin üstünde tasarruf edebilirsin: Ev seninse ister oturur ister oturmaz, onu istediğin hâle dönüştürebilirsin. Para seninse ister harcar ister saklar ister kaybedersin. Senin olan eşyalar da bu kategoriye girebilir. Buraya kadar kolay gibi görünüyor ama gerisi can sıkıcı.
Kadın erkek ilişkilerinde patlak veren sorunların pek çoğu bu sahiplik veya aitlik iddialarına dayanmaz mı? Sağlıklı ilişki guruları muhatabını boğan sahiplik/ aitlik tavırlarından vazgeçmemizi, sevdiklerimize alan açmamızı önerir: Herkesin bir hayatı, bir kendiliği var, senin de… Hem kendine hem de sevdiğine -sevdiğini iddia ettiğin mi desek acaba- kendisini gerçekleştirmek için alan aç, izin ver.
Bu “izin ver” cümlesi bile aitliğimizi veya sahipliğimizi imleyen bir ifade değil mi?
Ya çocuklarımız? Daha mikroskobik bir varlıkken içime düşen, bedenimde dünyaya hazır hâle gelen, sonrasında yetişkin olan çocuklarımızı kendimizin sanmak belki de en büyük yanılgılarımızdan biridir. Bu konuyu açmaya gerek yok; bir tek evladın bile rahle-i tedrisinden geçen kişiler bunu çok iyi bilir.
Bedenim, diyebiliriz; bedenim bana ait. Aslında inanması kolay görünen bir iddia bu, ne var ki doğru değil. Yetmiş yaşındaki kadınların muhteşem vücut dönüşümlerini sergileyen spor hocaları ve gelişim uzmanları haklı olabilir ama, yine de belli ölçüde.
…
Hayatımızın bize ait olduğu iddiasının çöküşünü görmek pek çoğumuz için elbette moral bozucu olmaz. Zihin kıvrımlarımızda dolana dolana bu sorular üstüne düşünmedik mi hayat boyu?
Bana öyle geliyor ki, hayatın her alanı risklerle dolu. İnsan, sanırım kendisinin olan ve olmayan ayrımıyla bu riskleri azaltmaya, hayal kırıklıklarından kurtulmaya veya hayal kırıklığına uğramamaya çalışıyor. Galiba böyle.
Konu hayal kırıklığıysa Anne Dufourmantelle’yi anmadan olmaz:
“Hayal kırıklığı kadar fark edilmesi zor şey yoktur; duvar boyasının çok hafifçe kabuk bağlamasıdır, küçük bir sıyrıktır, bazen de dönüşü olmayan bir düşüştür. Öyle intiharlar vardır ki, nasıl çatırdadığını pek az kulağın duyabileceği kadar zayıf, hafif bir hayal kırıklığının hatırasında kırk yıl tutulan randevular gibidir.”
Dufourmantelle’nin bu cümlelerini okuduğumda, itiraf edeyim, biraz irkildim. Ölüm şekline bakıldığında, bu cümleleri insana daha çok dokunuyor. Fakat hayal kırıklığı denilen kavrama kendi hayatımdan ve bugünden baktığımda, kendimi -yazara göre- çok hantal ve kaba hissettim. Bunun sebebi hayal kırıklıklarımın, özellikle son yıllarda, epeyce azalmasıydı.
Bu cümleyi keşke ters bir noktadan fırlatsaydım okurun önüne. Sorularımı cevaplamış, insanları tanımış, hayatı çözmüş olsaydım da öyle deseydim bunu. Bunun mümkün olmadığı açıktır zaten, ama hayal kırıklıklarımın azalmış olması benim kulağıma -kalbime mi deseydim- bile çok ağır ve tırmalayıcı geliyor.
Hayaller bu kadar derinden kırıldığında, renk renk hayaller renk renk ellerde böylesine hunharca kırıldığında, böyle oluyor insan. Artık kırılmaz gibi oluyorsun ama bu da doğru değil. Neysen osundur çünkü.
Hayal kırıklığına bu denli uğramanın getirdiği en önemli sonuçlardan biri ise, göze almak.
“Hiçbir tanrının yardımını beklemeden hatta onunla birlikte dua etmeyi göze alarak.” diyor Dufourmantelle.
Bence artık dua etmemeyi de göze alarak…
Gözümüzün önünde un ufak olan insan varlığını korkutup sindiren bütün sonuçları göze alarak…
Ölmek kolay, ölmeyi değil, yaşamayı göze alarak…
Sevgili Deniz Göktaş’ın yaptığı gibi, yapayalnız kuyu diplerine atılmayı göze alarak…
Ve bütün bu huşunet içinde gülmeyi ve güldürme girişimini göze alarak…
Herhangi bir şeyi göze almadan kendim olamayacağımı biliyorum. Bunu aşırı genç yaşta öğrendim. Kaybetmeyi hep göze aldım; kayıp gibi görünen şeylerin ‘ben’ diye görünmeye çalışan varlık için depderin bir kazanım, hayır ve bereket olduğunu da deneyimlemiş oldum.
Bundan daha iyi nasıl olur?
Buna devam ediyorum: Yok edilme girişimlerine rağmen var olmak için çabalamayı göze alıyorum. İçi gözyaşlarıyla yoğrulsa da sevinç ve neşeyi göze alıyorum.
Olduğum hâlimle olmayı göze alıyorum.






















