(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Türkiye siyasetinde en sıra dışı konuların bile tartışma ömrü bir haftayı bulmuyor; çünkü gündeme başka sıra dışı konular düşüyor.
Son günlerin en önemli tartışma konusu ise DEM Partili siyasetçilerin Erdoğan’ın resepsiyonunda verdikleri fotoğraf.
Aslında işi böylesine bir kırılma noktasına götüren şey, fotoğrafın bizzat ve kasten verilmiş olmaması. Öylece, kendi doğallığı içinde yakalanan o an, DEM’i Türkiye’nin içine düştüğü karanlıkta bir ışık olarak gören benim gibiler için derin bir hayal kırıklığı yarattı.
Söz konusu olan DEM’li siyasiler, öyle hafife alınacak ya da tecrübesizliğin meşruiyetinde değerlendirilebilecek aktörler değil: Meral Danış Beştaş, Sezai Temelli, Pervin Buldan ve diğerleri.
DEM, eski adıyla HDP, dünden bugüne saymakla bitiremeyeceğimiz insanlık dışı uygulamalara maruz kalmanın verdiği güç ve dirayetle mevcut sistemin karşısında dimdik –hani tam anlamıyla omurgalı olarak– duran siyasilerin partisidir.
Niyetim bir partiyi yüceltmek değil; fakat hepimiz biliriz ki Türkiye’de politik tavır ve davranış bakımından en bilinçli yurttaşlar Kürtlerdir, onları yetiştiren de acılarıdır.
DEM’li siyasiler acıdan en çok anlayanlardır; çünkü onu en çok deneyimleyenlerdir. Barışı en çok isteyenlerdir; çünkü savaşın en mağduru onlardır. Her durumda soğukkanlılığını en iyi koruyanlardır; çünkü acı deneyimleri onların duygusal reflekslerini demlendirmiş ve güçlendirmiştir.
Türkiye siyasetinin yetiştirdiği en başarılı isimlerden biri olan Sayın Selahattin Demirtaş hâlâ içeride.
Hepimizin nefesini tutarak takip ettiği barış süreci hâlâ gündemde ama sürüncemede.
Ülkemizin içinde boğulduğu ekonomik çukur her geçen gün derinleşmekte.
Cezaevleri yalnızca Sayın Demirtaş’ın değil, binlerce mağdurun zorunlu yaşam alanı hâline getirilmiş durumda ve bu konudaki ısrar devam etmekte.
Bütün bunların ise sorumlusu belli.
Sayın Erdoğan’ın, Kürt siyaseti başta olmak üzere, bütün muhalif aktörlere ve düzenin gidişatına karşı tavrı da belli. Her şeyden önemlisi, son dönemlerin en önemli konusu olan barış ve özgürlük sürecine yaklaşımı ortada.
Bütün bu veriler bağlamında, kendi tarihinde yok sayılmış olan Kürt siyasetçilerin muhataplarına elbette saygısızlık yapmaları, kindar ve öteleyici duygularını bedenleştiren bir tutum sergilemeleri beklenmiyor.
Resepsiyon, siyasiler için bireysel duygu ve düşüncelerin ötesinde bir üst iletişimi gerektiren bir ortam.
Fakat Türkiye siyasetinin geleceğindeki en büyük umut olarak gördüğüm siyasilerin duruşları ise bunun ötesinde.
Güçlüye karşı verdikleri tarihsel mücadelenin acılı aktörleri onlar değilmiş gibi,
Cezaevlerindeki yoldaşları sanki tahliye edilmiş gibi,
Barış sürecinde sanki hepimizin hayrına kararlar alınmış gibi,
Sanki her şey halledilmiş ve bu çözümün kahramanı Sayın Erdoğan’mış gibi bir beden diline bürünmek —bizzat ve kasten alınmış bir tavır olmasa bile— derin bir hayal kırıklığı yaratıyor.
Bu fotoğrafın milletin ciğerine işlemesinin nedeni, aktörlerin doğallığını yansıtmasındandır zaten.
Yıllar önce saraya çağrılan bazı sanatçıların –ya da medyanın önde gelen isimlerinin mi desek– Sayın Erdoğan’ın karşısındayken çekilmiş fotoğrafları gündeme düşerdi.
Hipnotik bir güçle çekilmiş gibi hepsi, ülke yönetiminin en üstündeki kişinin gözlerinde tutuklu kalırdı o karelerde.
Bu tür fotoğrafların anlamı açıktı ve duygularımıza dokunan bir yanı yoktu.
Ancak DEM’li siyasilerin pek anlamak istemediği konu, içimizi yakan etkinin nereden kaynaklandığıdır.
Burada eleştiri konusu olan, ortamın gerektirdiği saygın tavır ve tebessüm değil. Saygıyla, tâbi olmuş ve gücün eksenine girmiş gibi bir görüntü vermek arasında yerle gök kadar fark var.
Gücün eksenine bir kez böylesine —nefesini tutarak sizi takip edenleri bile unutarak— girdiğinizde, gerisi gelir.
Bu, umutlarımızın kaynağı olan, öyle sapasağlam gördüğümüz omurganızın çatırdamaya başladığının ilk emaresidir. Öyle algılanır bu duruş; nitekim öyle algılanmıştır da.
Bu fotoğrafla ilgili eleştirel yaklaşımları “adaletsiz ve acımasız” bulanlar var. Buna bir diyeceğim yok; herkes dilediği gibi düşünür. Hiç kimse düşüncelerinden ötürü suçlanamaz.
Ben konuyu, kişisel olarak bana hissettirdiği ve düşündürdüğü şeyler bağlamında ele alıyorum.
Hayatım boyunca hiçbir siyasi partiye üye olacak kadar yakınlık duymadım. Hiçbir siyasi partiye mutlak anlamda güvenmedim. Bu bağlamda, hiçbir siyasi partinin ateşli savunucusu olmadım.
Fakat DEM Parti’ye, ülkemizdeki despotik düzene en güçlü siyasi karşı duruş olarak güven duydum. Partililerin yanında anlaşıldığımı hissettim. Onlarla kurduğum iletişimde aramızdaki masalar sadece masaydı; kucaklaşmamıza engel olan bürokratik semboller değil.
Kırgınlığım bu yüzden.
Roma İmparatorluğu’nun en önemli temsilcilerinden biri olan Marcus Aurelius’un bir sözü var: “Efendisinden kaçan biri firaridir. Ancak bizim efendimiz yasadır ve yasayı ihlal eden de firaridir.”
Aurelius’un kavlince, efendisinden kaçan firarilerin ezip geçtiği, delip geçtiği, öldüre öldüre tüketemediği yurttaşlar olarak umutlarımızı kırmaya hakkınız yoktur.
Bu cümleyi kurarken, “Ne yapalım, biz de insanız,” diyeceksiniz diye de ödüm kopuyor.























