(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Annelik zor zanaat, hem doğurulan hem doğuran olmak ise daha zor bir zanaat.
Bizi doğuran ve büyüten gücün büyüsü karşısında iki büklüm olmaklığımız yersiz değildir. Anne dendiğinde, gövdesinde taşıdığı yükü daha sonra kalbine bindiren bir varlık anlarız. O yükün bedendeki ömrü dokuz ayla sınırlı olsa da -bazen çok daha az- kalpteki yükü ebedidir.
Yükle sorumluluğun aynı çizgide yer alması anlaşılabilir, fakat yük ve sorumluluğa bu denli gönüllülük belki de sadece annelik duygusuyla anlaşılabilecek bir durumdur. Bu durumu rasyonelleştirmek zaman içinde zorlaşır, çünkü bakıma muhtaç bir bebek veya çocuğun sorumluluğunu üstlenmek ne kadar normal ve beklenense, yetişkin bir birey için bunu sürdürmek açıklanabilir değildir. Fakat annelik evreninde her durumu veya kavramı mantık çizgisinde açıklamak gibi bir kaygı yoktur. Başkalarına tuhaf veya gereksiz gelen her ediminiz “anne yüreği” dediğiniz anda tartışma konusu olmaktan çıkar.
…
Okuma yazmayı öğrendikten hemen sonra en sadık müdavimlerinden olduğum çocuk kütüphanesinde kitap okuyarak büyüdüm. Çocukluğumun bu en kutsal mekânındaki vazgeçilmez olan şey, derinliklerime sinen kitap kokusunun yanında sessizlikti. Ne kadar kalabalık olursa olsun ortamda gürültü patırtı olmaz, hatta aksırık öksürük bile pek nadir duyulurdu. Acıklı çocuk romanlarını okurken salya sümük ağladığımda, yüzümü gözümü rahatça silebileceğim, burnumu sümkürürken etrafı rahatsız etmeyeceğim ıssız köşelere otururdum.
Gülten Dayıoğlu ve Kemalettin Tuğcu, kütüphane kuytularında gözyaşı dökerek okuduğum yazarlardandı. Çocukluk dünyamın göklerinde parıldayan bu iki yıldız, her ne kadar ulaşılmaz gibi görünen bir evrenden göz kırpsalar da benim için o yaşlarda da imkânsız diye bir şey görünmüyordu. Tıpkı içinde kaybolduğum büyülü masallarda olduğu gibi, sihirli fasulye ağacına tırmanarak gökyüzüne ulaşabilir, onlara dokunabilir, hatta onlarla sarmaş dolaş olabilirdim.
Beni gözyaşlarına boğan hikayelerde, annelerini veya babalarını küçük yaşta kaybetmiş çocukların acımasız bir dünyada, üstelik derin bir yoksulluğun ayazındaki acıları anlatılırdı. Dış dünyadan tümüyle soyutlanarak okuduğum bu anlatılarda anneler, göklerden inmiş melekler gibiydi ve bütün varlıklarıyla çocuklarına adanmışlardı.
O büyülü dünyadan dışarı çıktığımda gözyaşlarımla yıkanmış yüzüme bir serinlik çarpar, beni kendi gerçekliğime döndürürdü. Evimize vardığımda ise okuduğum metinlerin yakıcı etkisi ve yolumu gözleyen anne sıcaklığına duyduğum özlem çoktan perdelenmiş olurdu. Kütüphaneden evimize kadar yürüdüğüm o on dakikalık mesafe boyunca, annemin edebiyat dünyasının göklerinde nazlı nazlı süzülüp duran annelerden olmadığı gerçeğine uyanıyordum galiba. Benim annem, öyle herkesin annesi gibi sevgisini gösteren bir kadın değildi. Bu kabul korkunç bir açlıkla sevgisini emmek istediğim annemle aramdaki mesafeyi meşrulaştırıyor, onun sevgisine dair şüpheye mahal bırakmıyordu.
Şüpheye zaten gerek yoktu: Çocukluk dünyama efsunlu alemler üfleyen yazarlar, kıyafetine dokunmayı bile kutsanma ritüeli gibi hissettiğim ilkokul öğretmenim, herkes ama herkes, annelerimizin bizi sonsuz bir şefkatle sevdiğini, bizi annelerimizden daha fazla hiç kimsenin sevemeyeceğini söylüyordu.
Küçücük yaşta annelikle karşılaştığımda bu öğrenilmiş bilgiyi galiba daha iyi anladım: Annelik, bu dünyada deneyimlenen başka hiçbir şeye benzemiyordu. Bu hâl anlatılacak değil, sadece yaşanacak bir hâldi. Ne var ki tanımlara sığmayan annelik duygum ve deneyimim annemin tam karşısında konumlanıyordu. Çocuklarımın içinde bir sızı olarak çöreklenmeyecek, onlara olan şefkatimi perdelemeyecektim. Öyle yaptım veya öyle yaptığımı sandım.
Fakat işler bir kere daha yolunda gitmiyordu. Küçük bir kız çocuğu iken “iyi evlat” olamadığıma dair suçluluk duygusu, bu sefer “iyi anne” olamadığımla ilgili suçluluk duygusuna evrilmişti. Çok sonra öğreneceğim gibi, bütün bu duygular kültürel inşanın bir ürünüydü.
…
Pek çok kadını “iyi anne” veya “iyi evlat” olmaya yönelten, bu menzilde tuhaf bir kibre veya yetersizlik duygusuna boğan konu bu kültürel inşa ile ilgiliydi. Bir anne veya evlat kime ve neye göre, nasıl “iyi/ kötü” olabilir? Bu karara nasıl ulaşılmıştır? Buna karar veren kim/lerdir?
Gelenekten moderne evrilme sürecinde, tarihsel hafızamızda kültürel argümanlar tarafından kutsanan ana figürü tartışmaya açılmış, pek çok kadın, bazen de erkek, anneliğin kutsal peçesini yırtıyordu. Guy de Maupassant, nasıl olduysa tarihsel hafızanın geleneksel çarklarında öğütülmemiş, söylemleriyle erillikten çok dişilliğe arka çıkan bir er şahsiyetti. Belki de çocuk yaşta başına yıkılan “yuva”da dişi kuş annenin acı deneyimlerine şahit olmak, dönemine hiç de uygun görünmeyen cümleler kurdurmuştu ona. Maupassant, iddia edildiği gibi, anneliğin kadını özgürleştirip güçlendirmek yerine hayat alanını daralttığını, kadını bağımlı ve kırılgan hâle getirdiğini söylüyordu. Aslında onun anneliğin sevgi dolu doğasıyla alıp veremediği yoktu; o, anneliğin kurumsal şiddetine karşı çıkıyordu.
Mauppasant, erken dönem feminizmini işaretleyen bu savlarıyla, feminist çalışmaların amentüsünü yazan -Simone de Beauvoir, Adrienne Rich, Nancy Chodorow, Julia Kristeva- gibi kadınlara güçlü bir fener olmuş olmalıdır. Beauvoir, anneliğin duygusal yönüne hiç değinmeden, onu kadınlar için adeta bir baş belası olarak tanımlasa da diğerleri bu konuyu atlamaz. Onlar, annelik gibi pek de tanımlara sığmayan bir edimin kadınların hayatını tamamıyla ele geçirmesine, kutsallıkla boyanarak kadınların diğer özelliklerini görünmez ve işlevsiz kılmasına itiraz ettiler. Onlara göre, annelik deneyimindeki duygusal ve içsel bağ kadın yaşantılarında önemlidir, ancak bu önem diğer muhteşem özellikleri yok etmemelidir.
Anneliği kutsal peçesinden sıyırıp bambaşka bir gözle gösteren bu bakış açılarına göre, çocuklarının arzu ve ihtiyaçlarına adanması beklenen anneler, kendi duygularını sessizliğe gömen ve arzularını bastırmış figürlerdir.
Julia Kristeva’nın annelikle ilgili analizleri, özellikle geleneksel toplumlarda henüz tartışmaya açılamamış bazı kadınlık hâllerine işaret etmesi bakımından, ilgimi çekmiştir. Kristeva, annenin çocuğunu doğurduğu anda hissetmeye başladığı “kayıp duygusuna” dikkat çeker. Anneden ayrılarak kendi dilini kuran ve simgesel düzenin bir parçası olmaya başlayan çocuk, onda bir yas ve melankoli doğurur. Genç yaşta erkeğini bir şekilde kaybeden, geleneğin çarkında yeni erkek edinemeyen kadınlıkların yası ve melankolisi bundan bağımsız olmasa gerektir. Gelenekte, bu yas ve melankoli hemen herkes tarafından meşru ve hak görünen peçelerle süslenir. Bu peçelerin ardında görünmez kancalarını tek oğluna veya oğullarından birine atan annenin dişilik hâlleriyle yazılan insan hikayeleri ise gelin-kaynana anlaşmazlığı hantallığında saklanmaya devam eder.
…
Annelik paradoksu gibi bir konuya girmenin tehlikesinin elbette farkındayım. Çünkü ne dersem diyeyim konunun derinliği ve kapsamı karşısında deniz kenarında ayaklarımı ıslatmış olmaktan ileri gidemeyeceğimi biliyorum. Fakat anneliğin çok boyutlu zırhlarla muhkemleştirildiği bu coğrafyada bazı kişilerle ilgili verilen peşin hükümlere karşı çıkıyorum. Annesini katleden Güllü’nün kızı, sekiz yaşındaki Narin’in kanına bulaşan anne eli bu coğrafyanın ürünü ve insanlık hâllerinden sadece iki manzaradır. Kurban ve canavar üretmenin bu denli kolay olması, insana dair konuların derinlerine inme cesareti bulamamaktan kaynaklanıyor olmalıdır.
Halbuki hepimiz kendi deneyimlerimizde, kendi deneyimlerimizle oluruz. Bu oluş kültürün ve coğrafyanın hiçbir formundan bağımsız değildir, olamaz. Bu yüzden kendi gerçekliğinde ortaya çıkan olaylara ve faillerine anlayıcı bir nazarla yaklaşmak sanırım en insani olandır.
İyinin ve kötünün uzlaşmaz tonlarda resmedildiği bir dünyada, iyiliğin zirvesinde resmedildiğimiz bir anda kendimizi kötülüğün zirvesinde bulabiliriz. Çünkü hepi topu, alt tarafı bir insancık değil miyiz? Ruhun şad olsun Dostoyevsky.






















