(The Turkish Post) – ESAT AYTAN
Bir öğrenciyi düşünün ya da kendi çocukluğunuzda kalmış sisli bir anı… Sınavdan yüksek not alınmış; öğretmeni çok memnun, ailesi onun için epeyce umutlu… Karakterimiz, alkışlar ve gülüşlerin odağında merkez… Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda… Ama akşam, odasında tek başına kaldığında kendisine şu soruyu soruyor: “Peki, gerçekte bu yol benim mi?” Bu soruyu sormak nankörlük ya da kararsızlık değildir. İnsan, tam da herkes onu başarılı bulurken kendi sesini duymaya ihtiyaç duyabilir. …ve bu sesin yankısında kendi gerçekliğine ulaşabilir.
Başarıyı düşünürken yalnızca ulaşılan yere değil, o yolda neyi merak ettiğimize, hangi kararı gerçekten kendimizin verdiğine ve hangi yanımızı susturmak zorunda kaldığımıza da bakmak gerektiğine inanıyorum. Başkalarının beğendiği bir hayat, insanın içinde karşılık bulmuyorsa, alkışın sesi zamanla uzaklaşabilmektedir. Gülüşlerin yerini, hüznün gölgesinde tedirgin bakışlar belirir hale gelmekte ve geriye ertelenmiş bir sorunun yankısı : “Ben ne istiyorum; daha doğrusu, nasıl bir insan olmak istiyorum?”
Bu sahnedeki öğrenci başarısız değildir; belki uzun süredir doğru adımları atıyordur. Belki de o adımların yönünü hiç kendisinin seçip seçmediğini ilk kez düşünüyordur. Böyle bir soru, sahip olduklarımızı küçümsemek değil; kendi hayatımızda gerçekten nerede durduğumuzu anlamaya çalışmaktır.
Okulda doğru yanıtları bulmayı öğrenirken, kendi sorularımızı kuracak zaman da bulabilmeliyiz. Eğitim, yalnızca bilgi ve diploma kazandırmaz; insana kendini gözlemleyebileceği, deneyebileceği ve seçimlerinin sorumluluğunu taşıyabileceği bir alan da açabilir.
Kendini bulmak değil, kendine yaklaşmak
“Kendini bul” sözünde küçük bir acele hissediyorum. Sanki içimizde değişmeden duran bir cevap var ve doğru test, doğru meslek ya da tek bir büyük karar onu gösterecek. Oysa insan, kendini çoğu zaman yaşarken tanıyor: bir işi denerken duyduğu merakta, beklemediği bir söz karşısında incinen yerinde, hayır diyemediği anda ya da yardım istemeyi seçtiğinde…
Kendimizi tanımak, bir testin sonucuna ya da değişmez bir etikete sığmaz… Değerlerimiz, ilgilerimiz, becerilerimiz ve ihtiyaçlarımız bize ipucu verir; ama bunlar bir kez yazılıp mühürlenen özellikler değildir. Bir şeye ilgi duymamız, onu ömür boyu mesleğimiz yapmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Bir konuda zorlanmak da “Bende bu yok!” demek için yeterli değildir. Belki farklı bir yönteme, daha çok zamana, güvene ya da gerçekten bir desteğe ihtiyacımız vardır.
Kendimizi tanımak, sınırlarımızı kalın kalemle çizmek değil; hangi koşullarda genişleyebildiğimizi görmeye başlamaktır. Bir test, bize düşünmek için soru verebilir. Fakat hayatımız adına hüküm veremez. Aynı şekilde, herkesi tek bir “öğrenme stili”ne yerleştirmek kolay görünse de, öğrenenin önüne dar bir çerçeve koyar. Aynı kişi bir konuyu tartışarak, başka bir konuyu yazarak ya da deneyerek daha iyi kavrayabilir. Önemli olan kendimize etiket seçmek değil, farklı görevlerde hangi yolların işe yaradığını gözlemlemektir. Değerlerle hedefleri ayırmak da bu gözlemi derinleştirir. Bir hedef, belirli bir mesleğe girmek olabilir; o hedefin ardındaki değer ise insanlara katkı sunmak, güven içinde yaşamak ya da yeni şeyler öğrenmek olmalıdır. Hedef değişebilir fakat değer başka bir yoldan yaşamaya devam edebilir. Bir kapının kapanması, o kapının ardındaki bütün anlamların da kaybolduğu anlamına gelmez.
İlgi çoğu zaman büyük bir heyecanla değil, küçük dönüşlerle belirir: Bir sorunun peşinden biraz daha gitmek, bir işi yaparken zamanın nasıl geçtiğini fark etmek, bir arkadaşına konuyu anlatırken keyif almak. Bu işaretleri fark etmek önemli; ama her merakı hemen mesleğe çevirmek gerekmiyor. Güçlü yanlarımızı da yalnızca “Sen çok yeteneklisin,” gibi genel övgülerden çıkarmak yerine somut anlarda arayabiliriz: Hangi işi tekrar tekrar üstleniyoruz? İnsanlar hangi konuda fikrimizi soruyor? Hangi güçlüğün içinden, biraz destekle de olsa, geçebiliyoruz? Kendimizi farklı ortamlarda farklı biçimlerde göstermemiz de sahte olduğumuz anlamına gelmez. Evde rahatça konuşan biri sınıfta sessiz kalabilir; belki orada hata yapmaktan çekiniyor, belki henüz kendini güvende hissetmiyordur. “Ben aslında hangisiyim?” diye kendini tek bir yanıta zorlamak yerine, “Hangi ortamda hangi yanım ortaya çıkıyor?” diye sormak, hem kişiyi, hem de koşulları daha dürüst görmemizi sağlıyor olacaktır.
Duygular, hatalar ve küçük işaretler
İç dünyamız bize çoğu zaman büyük açıklamalarla değil, küçük işaretlerle seslenir. Bir konuyu konuşurken içimizin açılması, bir görevi bitirdiğimizde duyduğumuz sessiz memnuniyet, sürekli ertelediğimiz bir işin yarattığı derin sıkışma… Bunların her biri üzerinde durmaya değer. Kendimizle nasıl konuştuğumuz da, bu işaretleri nasıl yorumladığımızı değiştirir.
Hata yapmak güzeldir. Hata utandırılmadan incelenebildiğinde, bize işe yaramayan yöntemi, eksik kalan desteği veya yeniden denemek için gereken koşulları gösterebilir. Böyle bir anda “Bende ne eksik?” diye kendimizi yargılamak yerine, “Neyi kontrol edebilirdim, koşullardan hangisi elimde değildi, hangi destek işimi kolaylaştırırdı?” diye bakabiliriz. Bu sorular sorumluluğu ortadan kaldırmaz; onu haksız bir öz suçlamadan ayırır. Kendine inanmak, her şeyi başaracağına söz vermek değildir. Bazen “Bu yol bana uygun değil.” diyebilmek; bazen de “Bu kez başka bir yöntem deneyeceğim.” diyecek kadar kendine alan tanımaktır. Sebat, her koşulda aynı kapıyı zorlamak anlamına gelmez… Yorulduğumuzu fark etmek, dinlenmek ya da yön değiştirmek de olgun bir karar olabilir…
Kendi sesimizi başkalarının gürültüsünden ayırt etmek
Bugün başkalarının hayatına dair görüntüler, zihnimizin bir yerlerinde, kendi perdelerinin açılmasını beklemektedir. Bir ekranda başarıların, gezilerin, yeni başlangıçların en parlak anlarını görüyoruz; çoğu zaman öncesindeki tereddüdü, emeği, imkânsızlıkları ve vazgeçişleri görmüyoruz. Böyle bir karşılaştırmanın içinde kendi hayatımızı eksik sanmak kolay. Ben dijital dünyayı bütünüyle kötü ilan etmektense, kendime şu soruyu sormayı daha yararlı buluyorum: “Şu an gördüğüm şey, karşımdaki kişinin bütün hayatı mı; yoksa yalnızca seçilmiş bir karesi mi?”
Kişisel gelişim dili de bazen fark etmeden yük olabilir. “İstersen her şeyi başarırsın,” sözü umut vermek için söylenir; fakat herkes aynı imkânlarla başlamaz. Sessiz bir çalışma alanına erişim, zaman, sağlık, maddi kaynak, dil ve destek; bir gencin önündeki seçenekleri etkiler. Kendini keşfetme sorumluluğunu yalnızca kişiye yüklemek, bu koşulları görünmez kılar.
İsterseniz hafta boyunca her gün yalnızca bir cümle not edin: “Bugün şunu yaparken kendimi daha canlı hissettim” ya da “Şu koşulda zorlandım.” Haftanın sonunda notlara yeniden bakıp ortak bir işaret arayın. Belki tek başına çalışırken daha rahat düşündüğünüzü, belki de birinden soru sormasını beklediğinizi fark edeceksiniz. Amaç kendinize yeni bir etiket bulmak değil; bir sonraki denemeyi biraz daha bilinçli seçime dönüştürmektir. Bazen o küçük adım, bir fikri ilk kez sesli söylemektir. Bazen ilginizi çeken bir şeyi denemek, bazen de artık bize iyi gelmeyen bir beklentiye mesafe koymaktır. Bunların hiçbiri tek başına geleceğinizi belirlemez. Ama her biri, hayatınızda kendi payınızı biraz daha fark etmenizi sağlayacaktır.
İçsel pusula tek başına çizilmez
Bir pusulayı insan kendi içinde taşır; fakat onu kullanmayı çoğu zaman başkalarıyla kurduğu ilişkide öğrenir. Güvende hissettiğimiz ortamlar, soru sormaktan utanmadığımız evler, hata yaptığımızda aşağılanmadığımız topluluklar, kendimize yaklaşmamızı kolaylaştırır. Güvenli ortam demek her şeyin kolay olması değil; zorlandığımızda değerimizin bir nottan ya da tek bir yanlış cevaptan ibaret görülmediği ortamlar…
Öğretmen, öğrencinin elinden kalemini almadan, omzunda bir eliyle, güven veren tebessümüyle notlar yazdırabilir. Bazen doğru bir not, hazır bir tavsiyeden daha uzun süre rehberlik edebilir. Ebeveyn, çocuğunun önüne tek bir yol çizmek yerine, birlikte haritaya bakabilir. Bu yaklaşım rehberlikten vazgeçmek değil; gencin kendi kararının öznesi olarak kalmasına saygı duymaktır.
Kendini keşfetmek, bir kez sorulup sonsuza dek yanıtlanan “Ben kimim?” sorusu değildir. İnsan büyür, karşılaşır, yanılır, sever, kaybeder ve bazı eski cevaplarını geride bırakır. Bu, önceki seçimlerinin sahte olduğu anlamına da gelmez; yalnızca artık başka şeyler bildiğimizi gösterir. İçsel pusulamızın ibresi de yaşadıklarımızla yer değiştirir.
Bu süreç yalnızca gençlere ait değil. Yetişkinler de bir işte, ilişkide ya da uzun süredir sürdürdükleri bir alışkanlıkta kendilerine artık neyin uyduğunu yeniden sorabilir. Bazen çocuklara tanıdığımız değişme hakkını kendimize tanımayız; sanki bir kez seçtiğimiz yolun dışına çıkmak, geçmişimizi inkâr etmekmiş gibi gelir. Oysa yeni bir şey öğrenmek, eski benliğimizi silmeden de yönümüzü değiştirebilir.
Ne olmak istediğini bugün bilmiyor olabilirsin. Bunu hemen çözmek zorunda da değilsin. Şimdilik, “Şu an neye değer veriyorum, neyi merak ediyorum ve bana ait olan bir sonraki küçük adım ne?” diye sorabilirsin. Benim için umut, her şeyi önceden bilmekte değil; kendimize dürüstçe bakıp o adımı seçebilmekte başlıyor…
Alkışlar bir gün susar, kalan ses, senin sesin olsun. Unutma hiçbir zaman, kendi sesini duyduğun yerde, asla kaybolmazsın…























