(The Turkish Post) – ESAT AYTAN
Eğitim dünyasında sıkça duyduğumuz bir ifade var artık: “yeni nesil soru.” Aslında bu ifade, yalnızca soru tiplerinin değiştiğini değil; öğrenme, düşünme ve hayata bakma biçiminin de dönüşmekte olduğunu anlatmaktadır.
Bir eğitimci olarak aklıma ilk gelen de doğal haliyle bu durum oluyor: Artık öğrencilere bilgiyi ezberletmek yetmiyor. Öğrencilerin bilgiyi fark etmeleri, anlamlandırmaları ve kullanmaları bekleniyor. Üstelik bu, doğrudan sorularla değil; çoğu zaman bir hikâyenin, bir problemin ya da günlük hayatın içine gizlenmiş şekilde karşılarına çıkıyor.
Eski tarz soruda öğrenciye “hipotenüs nedir?” diye sorarken, bugün yeni nesil soruda; “duvara dayanan bir merdivenin uzunluğunu nasıl buluruz?” diye soruyoruz. Yani öğrenciyi, sadece bilgiyi hatırlamakla değil, onu hayatın içinden çekip çıkarmakla sorumlu hale getiriyoruz.
Bu değişim, öğretmenin rehberliğini de doğal olarak dönüştürüyor. Artık öğrencilere daha çok kitap okumalarını önermemiz ve bu farkındalığı yaşamaları gerektiğini özümsemelerini sağlamamız gerekiyor. Çünkü okuma; sadece kelimeleri görmek değil; anlam kurmak, bağlantı kurmak ve hayal edebilmektir.
Nitelikli kitap okuma alışkanlığını, yine kaliteli bir zamana yayacağımız kitap okuma sonrası muhabbetle taçlandırabiliriz.
“Sen olsaydın ne yapardın?” diye sormalı.
“Bunu farklı nasıl çözebilirsin?” diye yönlendirmeli.
“Haydi, verilenle yetinme, değiştir, yeniden kur” diye teşvik etmeliyiz.
Amacımız; okuyan, düşünen, sorgulayan, kendine güvenen bireyler yetiştirmek olmalıdır.
Ancak burada durup kendimize samimi bir soru sormamız gerekiyor:
Biz çocukları gerçekten bu dünyaya hazırlıyor muyuz?
Çünkü bir yandan bu beklentileri dile getirirken, diğer yandan çocukların çok farklı bir gerçeklikte büyüdüğünü görüyoruz. Daha konuşmayı yeni öğrenmiş bir çocuğun eline tabletin verildiği bir zamandayız. Her şeye tek dokunuşla ulaşabilen bir nesilden bahsediyoruz. Hal böyleyken, düşünmesini istediğimizde panikleyen; el becerisi gerektiren bir işte zorlanan; en basit problemi bile denemeden “ben yapamam” diyen çocuklarla karşılaşıyoruz.
Bu bir eksiklikten çok, bir alışkanlık meselesi. Çocuk denemeye alışkın değilse, hata yapma ihtimalinden korkar. Korktuğunda ise en kolay yolu seçer: Vazgeçmek.
İşte tam da bu noktada, eğitim sürecinin üçüncü önemli ayağı devreye giriyor: Veliler.
Velilerin iyi niyetinden şüphe etmiyoruz. Her bir veli, çocuğu için en iyisini istiyor ve istemesi de en doğal hakkı. Çünkü dünyada tek bir güzel çocuk vardır; o çocuk kendi çocuğudur. Fakat bazen farkında olmadan, çocuğun eğitim ve karakter gelişimi sürecine zarar verebilecek davranışları sergileyebilmektedirler. Yapılamayan bir ödev, ertesi gün kusursuz bir şekilde karşımıza çıkıyor. Deney için istenen malzemeler, çocuk tarafından değil, eksiksiz bir şekilde veli tarafından hazırlanıp getiriliyor.
Hatta bazen şu cümleyle karşılaşıyoruz:
“Hocam, malzemeleri çantasının ön gözüne koydum, oradan alabilirsiniz.”
Bu noktada durup düşünmek gerekiyor:
Biz gerçekten kusursuz ödevler mi istiyoruz?
Yoksa sürece katılan, sorumluluk alan, deneyen ve öğrenen çocuklar mı?
Çünkü eğitimde asıl değerli olan sonuç değil, süreçtir.
Bir çocuğun kendi hazırladığı eksik bir ödev, başkası tarafından kusursuz yapılmış bir ödevden çok daha kıymetlidir.
O malzemeleri kendisi temin ettiğinde, aslında sadece bir deney hazırlamaz; sorumluluk duygusunu da geliştirir.
Bir problemi çözerken zorlandığında, aslında sadece bir soruyu çözmez; sabretmeyi ve mücadele etmeyi öğrenir.
Ve en önemlisi, “yapabilirim” duygusunu inşa eder.
Okul, öğrenci ve veli iş birliği elbette vazgeçilmezdir. Ancak bu iş birliği, rollerin doğru dağıtılmasıyla anlam kazanır.
Öğretmen yol gösterir.
Öğrenci o yolda yürür.
Veli ise arkadan destek olur.
Eğer öğrenci denklemden çıkarılırsa, yük öğretmen ve veli arasında paylaşılırsa; ortaya çıkan şey başarı değil, bağımlılık olur. Ve bu da çocuğun gerçek hayatla karşılaştığında zorlanmasına neden olur. Unutmayalım ki eğitim bir ekip işidir.
Bu ekipte herkesin rolü farklı ama bir o kadar da değerlidir.
Öğretmen, çocuğun dünyasını besler.
Öğrenci, o dünyada kendi hayalini kurar.
Veli ise, o hayalin gerçekleşmesi için gerekli zemini hazırlar.
Bu denge kurulduğunda ortaya gerçekten muazzam sonuçlar çıkar. Çocuk, karşısına çıkan “yeni nesil” ne olursa olsun onunla baş edebilir hale gelir. Çünkü artık sadece bilgiyi değil, düşünmeyi öğrenmiştir. Belki de bu süreçte en çok hatırlamamız gereken şey: Çocuğun yerine yaptığımız her şey, aslında onun hayatından aldığımız bir deneyim olduğu gerçeğidir.
Gelin, çocuklarımızın hayatına hazır cevaplar değil; gerçek deneyimler bırakalım.
Onların yerine yürümek yerine, yürümeyi öğrenmelerine eşlik edelim.
Çünkü hayaller, başkalarının çabasıyla değil; insanın kendi adımlarıyla büyür.





















