(The Turkish Post) – EMİR ÇELİK
Bazı dertler insanlıkla yaşıt. Gıda fiyatlarının artması da onlardan biri. Bugün markette çıkan fişe bakıp içimizi çekerken, aslında binlerce yıldır tekrar eden bir sahneyi oynuyoruz. Değişen sadece paranın adı, sabit kalan ise insanın karnını doyurma telaşı.
Mısır’ın Firavunları bile bu dertle boğuştu
Eski Mısır’da tahıl, sadece bir gıda maddesi değil, devletin ekonomik güvencesiydi. Bereketli Nil taşkınlarının olmadığı kıtlık yıllarına karşı devlet, büyük tahıl ambarları kurar, bolluk döneminde topladığı buğdayı kıtlık zamanında halka dağıtırdı. Bu sistem, tarihin bildiğimiz ilk organize “fiyat istikrarı” ve “gıda güvenliği” politikalarından biri sayılır. Yani devletlerin gıda fiyatlarına müdahale etme içgüdüsü paranın, hatta yazının bile öncesine dayanıyor.
Roma’da fiyatı taşa kazımışlardı
Roma döneminde ise iş bir adım öteye gitti. Anadolu’daki Aizanoi Antik Kenti’nde bulunan Macellum, Roma kentlerinde et ve balık başta olmak üzere gıda ürünlerinin satıldığı, dairesel planlı pazar yapılarından biriydi. Bu yapı, sıradan bir pazar yerinin ötesine geçerek MS 301 yılında İmparator Diocletianus’un enflasyonla mücadele için yayımladığı “Edictum de Pretiis Rerum Venalium” yani Tavan Fiyatlar Fermanı’nın açık hava ilan panosuna dönüştü.
Ferman, yuvarlak yapının taş bloklarına kazınmıştı. Bu yazıtlarda buğdaydan zeytinyağına kadar birçok ürün için tavan fiyat belirlenmiş, bu fiyatların üzerinde satış yapılması yasaklanmıştı. Cezası da hafif değildi; kuralı çiğneyenler için ölüm cezasına kadar varan yaptırımlar öngörülmüştü.
Neden hep aynı sorunla karşılaşıyoruz?
Diocletianus’un fermanı kısa sürede iflas etti; tüccarlar malını piyasadan çekti, karaborsa yaygınlaştı, tarih kitapları bu girişimi “başarısız bir müdahale” olarak kaydetti. Ama ilginç olan şu, aradan on yedi asır geçmesine rağmen bugün de hükümetler benzer araçlara başvuruyor. Tavan fiyat uygulamaları, sübvansiyonlar, ihracat yasakları… Roma’nın taşlara kazıdığı çözümler, bugün bakanlık genelgelerine, resmi gazete kararnamelerine dönüşmüş durumda.
Aslında bu tekrar, gıdanın insan hayatındaki yerinden kaynaklanıyor. Petrol, altın ya da döviz fiyatı yükseldiğinde insanlar bunu bir ekonomi haberi olarak takip eder; ama ekmek, et, süt fiyatı yükseldiğinde bu doğrudan sofraya, çocuğun beslenme çantasına, günlük hayata dokunur. Bu yüzden gıda enflasyonu, her çağda iktidarların en hassas olduğu, halkın en hızlı tepki verdiği konu olmuştur.
Bugünün sofrasında da aynı soru var: Fiyatlar nereye gidiyor?
Bugün de market raflarında fiyat etiketleri değişiyor, marketlerin indirim kampanyaları, tarımsal destekleme politikaları, ithalat kotaları tartışılıyor. Teknoloji, tarım verimliliğini katbekat artırmış olsa da gıda fiyatlarındaki oynaklık bir türlü tarihe karışmıyor. İklim değişikliği, jeopolitik krizler, tedarik zinciri sorunları, döviz kurundaki dalgalanmalar hâlâ sofralarımızı doğrudan etkiliyor.
Belki de Roma’nın taşlara kazıdığı o fermanın bize öğrettiği en büyük ders şu, gıda fiyatı, sadece bir arz-talep meselesi değil, aynı zamanda bir toplumun düzenini, huzurunu ve iktidarın meşruiyetini de belirleyen bir gösterge. Firavunlar tahıl ambarlarıyla, Diocletianus taş yazıtlarla bu dengeyi kurmaya çalışmıştı. Bugünün yöneticileri de aynı soruyla boğuşuyor: Ne olacak bu gıda fiyatlarının hali?






















