(The Turkish Post) – EKİN TANYEL
Su, insan hayatının vazgeçilmezi; yaşamın ve temizliğin kaynağıdır. Bu yüzden de çoğu zaman onu bir “sektör” olarak düşünmek rahatsız edici gelir. Türkiye’de su hâlâ ağırlıklı olarak sosyal bir hak ve kamu hizmeti olarak algılanmaktadır. Oysa dünyada su; açık biçimde ekonomik değeri olan, teknoloji üreten, yatırım çeken ve stratejik öneme sahip bir sektördür.
Bugün küresel su ve atıksu pazarının büyüklüğü tam olarak ölçümlenemese de yaklaşık 700 milyar dolar seviyesindedir. Sektörün tüm dünya ülkelerinde ölçümlenebilmesi hâlinde trilyon dolar ölçeğinde olduğunu düşünenler de yok değildir. Uluslararası projeksiyonlara göre, ölçümlenebilir resmî rakamın 2030’a kadar 1 trilyon doların üzerine çıkması beklenmektedir. İklim değişikliği, nüfus artışı ve kentleşme bu büyümeyi zorunlu kılan ana faktörlerdir.
Peki, madem su sektörü bu kadar büyük, neden Türkiye’de “sektör” gibi algılanmıyor?
Bunun temel nedeni, suyun yönetimi ile suyun mülkiyetinin bilinçli ya da bilinçsiz biçimde birbirine karıştırılmasıdır.
Türkiye’de su kaynakları tamamen kamuya aittir ve böyle de olması gerekir. Ancak suyun arıtılması, taşınması, dağıtılması, kayıp-kaçakların azaltılması ve atık suların geri kazanılması teknik ve ekonomik faaliyetlerdir. İşte bu alanların tamamı su sektörünü oluşturur.
Su sıkıntısı yaşayan birçok Orta Doğu ülkesi, su teknolojileri ile gerekli “know-how”, su yönetimi ve mühendisliği konularında uzmanlaşmıştır. Bu alana milyarlarca dolarlık yatırımlar yapmaktan çekinmemektedirler.
Türkiye’de belediyeler tarafından dağıtılan içme suyunun ortalama yüzde 30’u kayıp-kaçak olarak sistemden çıkmaktadır. Bazı büyük şehirlerde bu oran yüzde 40’lara kadar yükselmektedir. İstanbul’da ise bu oran yüzde 18,6 olarak hesaplanmıştır. Gelişmiş ülkelerde kayıp-kaçak oranı genellikle yüzde 10–15 seviyesindedir. Aradaki fark, doğrudan teknoloji, yatırım ve dağıtım/şebeke kanallarının profesyonel yönetim seviyesi farkından kaynaklanmaktadır.
Su sektörü yalnızca “musluktan akan su”dan ibaret değildir. İçme suyu ve atıksu altyapısı, su arıtma teknolojileri, tarımsal sulama sistemleri, endüstriyel su yönetimi ve dijital-akıllı su şebekeleri bu sektörün alt başlıklarını oluşturur.
Örneğin tarımda kullanılan su, Türkiye’de toplam su tüketiminin yaklaşık yüzde 70’ini oluşturmaktadır. Buna rağmen modern basınçlı sulama sistemlerinin kullanım oranı hâlâ istenen seviyede değildir. Ayrıca Türkiye’nin yıllık yaklaşık 300 bin ton (300 milyon litre) hacminde, 75–80 milyon dolar değerinde su ihracatı bulunmaktadır. Bu ihracat ağırlıklı olarak Avrupa ve Orta Doğu ülkelerine, şişelenmiş içme suyu şeklinde yapılmaktadır.
“Su özelleştirilirse ne olur?” sorusu ise çoğu zaman yanlış sorulmaktadır. Dünyadaki örnekler göstermektedir ki özelleştirilen şey suyun kendisi değil, hizmetin işletilmesidir.
Bu, değer zincirinin orta aşamalarında yer alan bir süreçtir. Devlet regülasyonu güçlü olduğu sürece, özel sektörün işletme tecrübesi ve finansman gücü sistemin verimliliğini artırabilir. Ancak denetim zayıfsa, fiyat artışları ve altyapı ihmalinin önü açılabilir.
Bu nedenle mesele, özelleştirme ya da kamulaştırma ikilemi değildir. Asıl mesele; şeffaflık, hesap verebilirlik ve uzun vadeli altyapı yatırımlarının güvence altına alınmasıdır.
Su sektörü aynı zamanda kaçınılmaz bir yatırım alanıdır. Birleşmiş Milletler verilerine göre, 2050 yılında dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 40’ı ciddi su stresi yaşayan bölgelerde yaşayacaktır. Türkiye de ciddi biçimde bu kapsama girmekte; yüzölçümünün büyük bir bölümü su stresi yaşamaya aday durumdadır. Kısacası “yolun sonu” görünmektedir. Bu tablo, suyu bir tercih değil; ülkeler için zorunlu bir yatırım alanı ve stratejik bir sektör hâline getirmektedir.
Sonuç olarak Türkiye’de su sektörü yok değildir; operasyonel anlamda ve yarattığı ya da yaratamadığı katma değer açısından vardır. Ancak adını koymaktan, ekonomik ve teknik boyutunu konuşmaktan çekiniyoruz. Oysa suyu görmezden gelerek değil, doğru yöneterek koruyabiliriz.
Suyla ilgili süreçleri ve kurumları doğru yönetmenin yolu, suyu ideolojik tartışmaların değil, akılcı politikaların konusu yapmaktan geçmektedir. Bir faaliyeti “sektör” olarak tanımlamak, onu özelleştirmek anlamına gelmez; aksine sektörel değer zinciri açısından bir ülkenin hangi alanlarda önde, hangi alanlarda geri kaldığını ölçmeyi mümkün kılar.






















