(The Turkish Post) – EKİN TANYEL
Uzun yıllar boyunca küresel ekonomi tek bir temel varsayım üzerine kuruldu: Dünya büyür, ticaret genişler ve her ülke (farklı hızlarda da olsa) bu büyümeden pay alır. 1980–2010 arası dönem, bu trendin en güçlü olduğu yıllardı. Küresel ticaret hacmi dünya GSYH’sinin yaklaşık %40’ından %60’ına çıktı; Çin’in global GSMH toplamındaki payı bu dönemde %2’den %15’in üzerine yükseldi; gelişmiş ülkeler düşük enflasyon ve istikrarlı büyümeyi aynı anda yaşayabildi.
Bugün için ise tablo belirgin biçimde değişmiş durumda. Nominal rakamlar hâlâ büyüme gösteriyor olabilir; ancak reel büyüme çok daha zayıf. Covid-19 pandemisi sonrası dönemde birçok gelişmiş ekonomide temelde enflasyon kaynaklı nominal büyüme %5–7 bandında seyrederken, reel büyüme %1–2 seviyelerine sıkıştı. Reel ücret artışları ise çoğu ülkede sıfıra yakın ya da negatif. Yani kağıt üzerinde büyüyen ekonomiler, hissedilen refah üretmekte zorlanıyor.
Bu farkın temel nedeni enflasyon… resmî enflasyon oranları gerilese bile, hanehalklarının hissettiği reel enflasyon çoğu ülkede %8–10 bandında kaldı. Sonuç olarak sınırlı nominal büyüme, artan fiyatlar karşısında eriyor. Yeni değer üretimi zayıfladıkça, sistem mevcut değerin nasıl paylaşılacağına odaklanıyor. Bu da sıfır toplam (“zero-sum”) algısını güçlendiriyor.
Sıfır toplamlı oyun (İngilizcesi “zero–sum game”), bir oyun ya da ekonomik sistemde bir katılımcıların kazanç ya da kayıplarının toplamının sıfıra eşit olduğu bir durumdur. Yani birisi kazanırken, bir diğeri o derece kaybeder…
Jeopolitik cephede ise bu perspektifte algıdan çok, fiili bir durum söz konusu. ABD–Çin rekabeti bunun en net örneği. Yarı iletkenler, yapay zekâ ve ileri üretim teknolojileri artık serbest piyasa alanları değil; stratejik üstünlük araçları. ABD’nin Çin’e yönelik teknoloji kısıtlamaları, sınırları içerisinde verimliliği artırmayı değil, rakibinin hızını kesmeyi amaçlıyor. Bir tarafın kazancı, doğrudan diğerinin kaybı olarak görülüyor.
Benzer bir tablo enerji ve güvenlik alanlarında da geçerli. Rusya–Ukrayna savaşı sonrası Avrupa, enerji maliyetlerinde ülkesine göre farklı oranlarda, %30–50 arası kalıcı artışlarla karşılaştı. Bu artış, Avrupa sanayisinin rekabet gücünü aşağı çekerken, enerji ihraç eden ülkeler için göreli kazanç yarattı. Toplam refah artmadı; sadece ülkeler arasında yer değiştirdi.
Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Dünya ekonomisi tek bir oyundan ibaret değil. Makro ölçekte jeopolitik güç, stratejik teknolojiler, enerji ve savunmada sıfır toplamlı bir mantık hızla yerleşiyor. Ancak mikro düzeyde, özellikle yazılım, dijital hizmetler, sağlık teknolojileri ve yaratıcı endüstriler gibi alanlarda hâlâ pozitif toplamlı (positive-sum game) oyunlar ve fırsatlar mevcut. Sorun şu ki bu alanlar, küresel ölçekte yaşanan yavaşlamayı telafi edecek büyüklüğe henüz ulaşmış değiller.
Asıl kırılma noktası ise zihniyette yaşanıyor. Eskiden temel soru, “Hepimiz sektörümüzü daha hızlı büyüyebilir miyiz?” idi. Bugün ise soru, “Ben, diğerlerinden daha mı hızlı büyüyorum?” şeklinde soruluyor. Mutlak kazançtan göreli kazanca geçiş, işbirliği alanlarını daraltıyor ve rekabeti daha çetin hale getiriyor. Bu da ekonomik sistemi fiilen sıfır toplamlı bir yapıya yaklaştırıyor.
Sonuç olarak dünya ekonomisi tamamen durmadı; ancak büyüme daha pahalı, yatırım yapıldığında daha düşük getirili, daha eşitsiz ve daha politik hâle geldi. Jeopolitik güç mücadelesi açık biçimde sıfır toplam mantığıyla yürütülüyor. Ekonomik büyüme ise güvenlik, teknoloji ve etki alanları filtresinden geçmeden anlam kazanmıyor.
Bugün içinde bulunduğumuz dönem, pastayı büyütmeye odaklanan bir çağdan çok, dilimlerin yeniden kesildiği ve paylaşıldığı bir dönemi andırıyor. Ve bu yeni düzende asıl risk, yavaş büyümek değil; yanlış masada, yanlış oyunu oynamakta ısrar etmek.






















