(The Turkish Post) – EKİN TANYEL
Son yıllarda Türkiye’de “startup ekosistemi” sıkça duyduğumuz bir kavram haline geldi. Genç girişimciler, parlak fikirler ve umut vaat eden iş modelleri… Ama işin gerçeği, ekosistemimizin üzerinde dolaşan sis perdesini kaldırdığımızda karşımıza farklı bir manzara çıkıyor.
Büyük holdinglerin, bankaların ya da grupların hemen hemen her birinin bir startup inkübasyon ya da hızlandırıcı (“accelerator”) programı mevcut. TOBB, İSO, TİM (TEB Girişim Evi işbirliği) gibi öncü ekonomi STK’ları da girişimci destekleriyle etki yaratmaya çalışıyor.
Türkiye’de hatırı sayılır sayıda startup, yenilikçi bir ürün geliştirmekten ya da sürdürülebilir bir iş modeli kurmaktan çok, fon ve hibe bulmaya odaklanıyor. Yani şirketler “müşteri aramak” yerine “yatırımcı” arıyor. Pazarın ihtiyacını karşılamaya odaklanmak yerine, Avrupa Birliği hibeleri, KOSGEB destekleri ya da özel fonların hangi kriterlere uyumlu olduğuna bakıyor. Sonuçta ortaya, kendi ayakları üzerinde durmakta zorlanan, “proje bazlı” nefes alan ama gerçek anlamda büyüyemeyen girişimler çıkıyor.
“TÜSİAD: Girişimler ve Teknoloji Şirketleri için EMEA Bölgesinde Önde Gelen Bir Merkez” raporu ise oldukça olumlu bir genişleme tablosu ortaya koyuyor.
TÜSİAD’ın her yıl yayınladığı ve geçtiğimiz aylarda güncellediği bu rapor, aslında hepimizin hissettiği ama sayılarla pekiştirilmeyi bekleyen bir gerçeği gözler önüne seriyor. 2015’ten 2024’e uzanan dönemde Türkiye’de 1.826 yatırım turu, milyar dolarlara ulaşan fonlama hacmi ve Getir, Trendyol, Insider, Peak Games gibi unicorn’larla taçlanan bir girişimcilik hikâyesi yazıldı. Sadece 2018’de 84 milyon dolar seviyesinde olan yatırım hacminin 2021’de 1,9 milyar dolara çıkması, ardından 2021–2023 arasında toplam 5,7 milyar dolar yatırım yapılması, ülkenin girişimcilikte nasıl ivme kazandığını net biçimde gösteriyor.
Bu dinamizmin arkasında sadece sermaye değil, aynı zamanda Ar-Ge’ye yapılan güçlü yatırımlar ve genç nüfusun teknolojiye yatkınlığı da var. Raporun da altını çizdiği üzere Türkiye, 2000’de 4,5 milyar dolar olan Ar-Ge harcamasını 2021’de 37,1 milyar dolara çıkardı; bugün 90’ın üzerinde teknopark, 8.000’den fazla girişimci firma ve binlerce patent başvurusu ile adeta bir inovasyon üssüne dönüşmüş durumda. Savunma, otomotiv, fintech ve oyun sektörlerindeki hızlı büyüme de Türkiye’yi sadece iç pazarda değil, küresel ölçekte de cazip bir “pilot pazar” haline getiriyor.
Kısacası, 2015–2024 arasında atılan adımlar Türkiye’yi EMEA’nın yükselen teknoloji merkezlerinden biri yaparken, bundan sonrası için asıl soru şu: Bu potansiyeli kalıcı bir küresel başarıya dönüştürebilecek miyiz?
Rakamlar canlı bir ekosisteme işaret etse de, bu yatırımların önemli kısmı hâlâ “tohum aşaması”nda kalıyor; yani ölçeklenme ve büyüme tarafında tablo o kadar da parlak değil. 2025’te ise ciddi bir durgunluk göze çarpıyor.
Güncel Rakamlarla Türkiye Startup Ekosistemine Akan İlk Yatırımlar
2024 yılında Türkiye’de 577 yatırım turunda girişimlere toplam 1,41 milyar dolar yatırım yapıldı.
2024’ün ilk yarısında 254 turda 586,8 milyon dolar, ilk dokuz ayında ise 323 turda 754 milyon dolar yatırım gerçekleşti.
2025’in ilk çeyreğinde ise tablo ciddi bir yavaşlamayı işaret ediyor: 59 işlemde sadece 70,2 milyon dolar yatırım.
Kamu desteklerine gelirsek:
KOSGEB, kuruluş desteği olarak gerçek kişi işletmelere 10.000 TL, sermaye şirketlerine 20.000 TL veriyor.
İleri Girişimci Destek Programı’nda yüksek teknoloji odaklı girişimler 300.000 TL’ye kadar hibe alabiliyor.
Yeni düzenlemeyle LTD ya da A.Ş. formatında ve 3. yılını tamamlamamış bir firma için destek üst limiti 2 milyon TL’ye kadar çıktı.
Ancak kritik soru şu: Bu desteklerden yararlanan şirketlerin kaçı 5 yıl sonra hâlâ ayakta kalıyor? Resmî verilerde sürdürülebilirlik oranları şeffaf değil. KOSGEB’in kademeli performans ödemeleri (180 gün – 1080 gün gibi eşikler) bile aslında firmaların ayakta kalma süresinin kısa olduğuna dair ipuçları veriyor.
Elbette fon ve hibelerin önemi tartışılmaz. Ancak burada bu fonların etkinliği de ciddi şekilde sorgulanmalı, küresel girişim ve risk sermayesi yatırımlarının etkinliği ile de karşılaştırılmalı (“benchmark”).
Bu destekler, erken aşamada girişimcinin nefes almasını, deneme-yanılma yapabilmesini sağlar. Ancak sorun şu: Türkiye’de bu destekler çoğu zaman bir “geçim kaynağına” dönüşmüş durumda. Bir startup, ürününü ticarileştirmek yerine “yeni çağrının hangi başlığına başvursak” diye düşünüyor. Kimi ekipler ise fon bitince yeni bir şirket kurarak aynı döngüyü sürdürüyor. Makalelerden derledikleri bir dokümanı ChatGPT’ye tanıtıp bir startup fikri çıkaranlar bile olduğu söyleniyor.
Fikir Sunum Ekonomisi mi, Girişimcilik mi?
Böylesi bir ortamda asıl mesele, fikrin niteliği, girişimin pazar uyumu ya da müşteriye sağladığı değer olmuyor. Önemli olan, dosyaların ne kadar iyi hazırlandığı, jürilere hangi sunumlarla çıkıldığı… Yani “sunum ekonomisi” işin önüne geçmiş durumda.
Oysa bir girişim, gerçek anlamda startup olabilmek için fonlarla ayakta kalmaktan çok kendi gelirini yaratmalı. Müşterisi olmalı, büyüyebilmeli, global ölçekte rekabet edebilmeli. Ne yazık ki Türkiye’deki ekosistem, şu anda daha çok “hibe ve fonların çevresinde dönen küçük adacıklar” gibi işliyor.
Ne Yapmalı?
Fonlar ve hibeler bir araçtır, asla amaç olmamalı. Startuplar fon peşinde koşmak yerine pazarı anlamaya, müşteri yaratmaya odaklanmalı. Yatırımcıların da destek mekanizmalarını “gerçek ticari potansiyeli” ölçen bir filtreye oturtması şart.
Bugünlerde sıkça duyduğumuz o klişe soruyu tekrar soralım: “Bir startup startsak mı?”
Evet, neden olmasın… Ama önce karar vermeliyiz: Ciddi bir şirket mi kuruyoruz, yoksa fonlarla geçici bir yaşam alanı mı yaratıyoruz?






















