The Turkish Post) – EKİN TANYEL
Türkiye’de enflasyon, yıllardır “yapışkan” bir sorun olarak hayatımızın parçası haline geldi. Mart 2026’da yıllık TÜFE %30,87’ye geriledi; Şubat’taki %31,53’ten hafif bir düşüş var ama hâlâ hedeflerin çok uzağında. Nisan’da savaşın etkisiyle mutlaka bir tırmanış olacak. Mevcut şartlar altında piyasa katılımcıları anketine göre yıl sonu enflasyon beklentisi %27,53’e yükseldi. TCMB politika faizi %37’de sabit tutuluyor, para politikası sıkı duruşunu koruyor. Peki neden dezenflasyon bu kadar yavaş ve kırılgan? Cevap, teknik bir para politikası yetersizliğinde değil; siyasal bir tercihte yatıyor: Yüksek büyümeden ve yarattığı “sanal refahtan” vazgeçememek. Mali disiplin gevşek kaldıkça, en katı faiz politikası bile enflasyonu dizginleyemiyor.
Bu tercihin mantığı basit: Hükümet politikaları, vergi kolaylıkları, sübvansiyonlar, sektör bağımsız verilen ve bakide arz-talep dengesini daha da bozan teşvikler, kamu harcamaları ve ücret artışlarıyla iç talebi canlı tutmayı seçiyor. Büyüme rakamı parlak dursun, seçmen “cebinde para artsın” hissi yaşasın diye. 2025’te ekonomi %3,6 büyüdü; 2026’da da benzer bir ivme hedefleniyor. Bu büyüme, gerçek üretkenlik artışından değil, talebin pompalanmasından besleniyor. Sonuç? Maliye politikası gevşek kalınca enflasyon “yapışkan” hale geliyor. Sıkı para politikası talebi kısıyor ama kamu harcamaları ve transferler bunu telafi ediyor.
Mali Disiplinsizliğin Mekanizması
Merkezi yönetim bütçesi 2026’nın ilk üç ayında 420 milyar TL açık verdi. Mart’ta ise tek ay için 229,9 milyar TL açık oluştu. 2026 için onaylanan bütçeye göre yıl sonu açığı 2 trilyon 713 milyar TL, GSYH’nin %3,5’i civarında öngörülüyor (depremin kalıcı harcama etkileri hariç %2,7). Faiz giderleri 2,7 trilyon TL’yi aşarken yatırım harcamaları sadece 1,4 trilyon TL. Yani her 100 liralık yatırıma karşılık 182 lira faiz harmanı gerçekleşiyor. Personel ve SGK primleri bütçenin %29,1’ini, cari transferler %36’sını yutuyor. Deprem harcamaları “zorunlu” gerekçe gösteriliyor ama kısılabilir cari harcamalar, sübvansiyonlar ve popülist transferler hala sınırlanamıyor.
Bu harcamalar doğrudan maliyet enflasyonunu körüklüyor. Enerji sübvansiyonları (petrol ve doğalgaz ithalatı %90’ın üzerinde dışa bağımlıyken) bütçeyi şişiriyor, gıda destekleri tarım maliyetlerini yukarı çekiyor. Asgari ücret 2026’da %27 zamla net 28.075 TL’ye çıkarıldı. Bu zam, işletmelerin maliyetlerini artırıyor; zincirleme fiyat artışlarına yol açıyor. Gözlemsel ve empirik çalışmalar, asgari ücretteki her %10’luk artışın enflasyonu yaklaşık 2 puan yukarı çektiğini gösteriyor. %27’lik zamın enflasyona 5,5 puan civarı katkı yapması sürpriz değil. Kira artışları da 12 aylık TÜFE ortalamasına (%32,82) endeksli; hizmet enflasyonu da işte bu yüzden inatla yüksek seyrediyor.
Ekonomistlerin sıkça vurguladığı gibi, bu “sanal refah” politikası enflasyonu besliyor. Yüksek büyüme için iç talep şişiriliyor, beklentiler demir gibi sabit kalıyor. Hanehalkı ve firmalar %40-50 bandında enflasyon öngörüyor; fiyatlar buna göre ayarlanıyor. TCMB’nin %37’lik faizi kredileri pahalılaştırıp talebi frenlese de, kamu kaynaklarıyla desteklenen harcama bu freni gevşetiyor. Sonuç: Enflasyon maliyet itmesi (“cost-push”) ve talep çekmesi (“demand-pull”) karışımı bir sarmalda adeta düşmemek için direniyor.
Enflasyon Siyasal Bir Tercih mi, Yoksa Kaçınılmaz mı?
Bazı kesimler “deprem harcamaları zorunlu, başka çare yok” diyor. Doğrudur, 2023 depremi yıllar boyu sürecek büyük bir ekonomik yük getirdi. Ama 2026’ya gelindiğinde deprem harcamalarının bütçe içindeki payı azalırken, personel giderleri, sosyal transferler ve faiz dışı harcamalar artmaya devam ediyor. Bütçe gerekçesinde “mali disiplin” vurgusu yapılıyor ama uygulama tam tersi. Vergi tabanı genişletmek yerine dolaylı vergiler (%68’i dolaylı) ağır basıyor; yük yine dar gelirlilere biniyor.
Bu tercihin siyasal ekonomisi net: Yüksek büyüme, işsizliği düşük gösteriyor, seçmen memnuniyetini artırıyor. Kısa vadeli “refah” hissi yaratıyor. Ama uzun vadede bedeli ağır: Enflasyon beklentileri belli bir seviyede demir atıyor, TL’nin değer kaybı ithal maliyeti artırıyor, cari açık riski büyüyor. Maliye kökenli ekonomistler de defalarca altını çizdiler: Para politikası yalnız başına yeterli olmuyor; maliye politikasıyla da uyum şart. Aksi takdirde dezenflasyon süreci uzuyor, tek haneli enflasyon 22028’den önce hayal gibi duruyor.
Karşılaştırma yaparsak, 2000’lerin başında IMF politikaları paralelinde ciddi bir mali disiplinle tek haneli enflasyona inebilmiştik. Son yıllarda büyüme odaklı popülist politikalar devreye girince enflasyon yeniden çift hanelere tırmandı. Bugün aynı döngüdeyiz. IMF ve OECD tarafından yayınlanan raporlar da Türkiye’nin yapısal reform eksikliğini, mali disiplin zaafını açıkça işaret ediyorlar.
Ne Yapılmalı?
Enflasyonu kalıcı olarak düşürmek için üç adım şart:
- Mali Sıkılaşma: Bütçe açığını GSYH’nin %2’nin altına indirmek, zorunlu olmayan harcamaları azaltmak (sübvansiyonların hedefli hale getirilmesi, israfın önlenmesi). Faiz dışı fazla vermek, bunun için sadece lafta kalmamalı.
- Beklentileri Çıpaya Alma: Ücret zamlarını enflasyon hedefiyle uyumlu, verimlilik artışı temelinde yapmak. Asgari ücret yılda bir kez, enflasyon tahminiyle sınırlı zamlanmalı.
- Yapısal Reformlar: Tarımda verimliliği artırmak, enerji bağımlılığını azaltmak, rekabeti güçlendirmek. Bunlar olmadan büyüme de sürdürülebilir olmuyor.
Kısacası, enflasyonun asıl sebebi sürdürülebilir olmayan “büyüme aşkı” ve bunun yarattığı mali gevşeklik. Para politikası ne kadar sıkı olursa olsun, maliye ve bütçe harcamaları politikası talebi besledikçe enflasyon da inat ediyor. Siyasal irade, kısa vadeli popülist refahı feda edip uzun vadeli istikrarı seçmedikçe bu döngü devam edecek. Vatandaşın cebindeki paranın erimesi, aslında “sanal refah” politikasının faturası. Gerçek refah, düşük ve istikrarlı enflasyonla gelir; hakikaten başka yolu yok. Literatüre inat farklı hayallere bürünmek bir fayda sağlamıyor.






















