(The Turkish Post) – EKİN TANYEL
Tarih, kendini birebir tekrar etmez; ama güçlü benzetmelerle düşünmeyi, geçmişin aynasında bugünü daha net analiz etmeyi de her daim mümkün kılar. Buna biraz da “tarih tekerrürden ibarettir” denir. Benzer olgular, benzer şartlarda sıklıkla tekrarlar. Son dönemde ABD-İran gerilimi etrafında dönen “Bu bir Viyana olur mu?” sorusu, tam da böyle bir zihinsel egzersiz sunuyor. 1683’teki İkinci Viyana Kuşatması, Osmanlı tarihi anlatılarında sıklıkla “duraklamanın ve gerilemenin başlangıcı” olarak damgalanır. Oysa gerçek çok daha karmaşık ve öğreticidir.
Osmanlı, Viyana önlerinde birdenbire zayıflamadı. Zaten uzun zamandır sınırlarına dayanmış, lojistik olarak zorlanan, bütçesinin dengesini yitirmiş, iç dengeleri sarsılmış bir sistemdi. Kuşatma, bu yapısal yorgunluğu dramatik biçimde görünür kıldı; çöküşün sebebi değil, kritik bir semptomuydu. Kara Mustafa Paşa’nın hırslı hamlesi, aşırı yayılmanın ve kaynakların verimsiz kullanımının bedelini normalden daha da ağır ödetti. Yenilgi sonrası Kutsal İttifak’ın oluşması ve Karlofça Antlaşması’yla başlayan toprak kayıpları, sadece askeri bir mağlubiyetin değil, birikmiş stratejik hataların sonucuydu.
Bugüne, özellikle 2025-2026’daki ABD-İran gerilimine; ABD ve İsrail’in kendince haklı, küresel kamuoyunca son derece haksız saldırılarına baktığımızda benzer bir çağrışım hemen akla geliyor: Büyük bir güç, kritik bir eşikte sınanıyor ve “tek bir darbe” ile inişe geçebilir mi? İran’a yönelik hava operasyonları, liderlik hedefleri, nükleer ve füze altyapısına vurulan darbeler, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim ve bölgesel yayılma… Bunlar, “yeni bir Viyana” senaryosunu zihinlerde çekici kılıyor. Ancak bu benzetme hem yüzeysel hem de biraz eksik kalıyor.
Çünkü modern dünya, 17. yüzyılın dünyası değil. O dönemde tek bir cephedeki yenilgi, imparatorlukların kaderini kökten değiştirebiliyordu. Bugün güç, yalnızca askeri üstünlükten ibaret değil; finansal ağlar, teknoloji egemenliği, küresel tedarik zincirlerine yön verebilme, holding ve çok uluslu “corporation” firmalarla bilmediği sektörlere girip milyarlarca dolar nakit üretme, ittifak sistemleri, siber kapasite ve bilgi akışı gibi katmanlı unsurlarla iç içe.
ABD, İran’ı askeri açıdan ciddi şekilde zayıflatabilir, ki son operasyonlarda bunu geniş ölçüde başardı… ama bu, otomatik olarak Amerikan hegemonyasının “çöküşünün başladığı” anlamına gelmiyor. İran, Osmanlı’nın karşısındaki Viyana gibi sistemin “kilit taşı” ve genişlemede duraklamanın turnusol kağıdı değil; günümüz imparatorlukları arasındaki asıl rekabet çok daha derin ve uzun vadeli: Çin’le teknolojik ve ekonomik mücadele, Rusya’yla jeopolitik çekişme, iç siyasi kutuplaşma ve borç yükü. Ama bunların geriletici etkisini örtebilen bir uzay ve hava kuvvetleri hakimiyeti, bir entelijans ve manipülasyon gücü.
Yine de başlıkta yaptığımız benzetmeyi tamamen çöpe atmak hata olur. Tarihin öğrettiği en derin gerçek şudur: Büyük güçler genellikle tek bir dramatik yenilgiyle değil, yanlış tercihlerin birikimiyle aşınır. Aşırı yayılma (“imperial overstretch”), kaynakların verimsiz harcanması, iç sorunları dış maceralarla örtbas etme çabası, müttefikleri yabancılaştırma ve maliyet-fayda hesabı yapmadan stratejik kararlar alma… Bu dinamikler, Viyana’dan Roma İmparatorluğu’na, İspanya’dan Britanya İmparatorluğu’na, Sovyetler Birliği’nden günümüze kadar tekrar tekrar karşımıza çıkar.
Paul Kennedy’nin ünlü “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Düşüşü” tezinde vurguladığı gibi, askeri taahhütler ekonomik kapasiteyi aştığında yavaş bir gerileme başlar. ABD için İran bu mahiyette, ancak “son durak” olmayacak. Ancak eğer bu çatışma stratejik bir vizyondan ziyade tepkisel, kısa vadeli hesaplarla yürütülürse – örneğin Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının uzaması, enerji fiyatlarındaki şok, bölgesel ittifakların sarsılması, iç kamuoyunda yorgunluk yaratması – o zaman tekil bir hamle, dönemin karakterini değiştirebilir. Ani bir çöküş değil; ama mevcut aşınma sürecinin hızlanması, kaynakların başka alanlardan (teknoloji, altyapı, iç istikrar) çekilmesi ve rakiplerin (özellikle Çin’in) görece güç kazanması mümkün hale gelir.
Kısacası, tarih bize Hollywood sinemasında olduğu gibi “büyük final”lerden ziyade, sessizce biriken hatalar serisinin hikâyesini anlatır. 1683 Viyana’sı da buydu: Bir sistemin sınırlarına dayandığının farkına varıldığı an. Bugün ABD/İsrail-İran savaşı de büyük ihtimalle böyle görülebilir. Mesele, bu tür sınavların büyük resmi gölgelememesi ve güç dengelerinin gerçekten uzun vadeli unsurlarla (ekonomik dayanıklılık, inovasyon kapasitesi, akıllı ittifak yönetimi) belirlenmesidir.
Büyük güçler yükselir, zirveye ulaşır ve er ya da geç aşınır. Soru şu: Bu aşınma, kontrolsüz bir çürüme mi olacak, yoksa stratejik bir yeniden konumlanma mı? 1683 Viyana kuşatmasının gölgesinde durup düşünmek, tam da bu benzetmeyi ya da ayrımı yapabilmek için değerli bir fırsat.
























