(The Turkish Post) – BÜNYAMİN ÜNAL
İnsan Neden Elindekini Bir Süre Sonra Göremez?
İnsan çoğu zaman istediği şeyin değil, ona ulaştığında hissedeceği duygunun peşinden gider.
Daha iyi bir iş, daha yüksek bir gelir, daha büyük bir ev, daha düzgün bir hayat…
Bunlardan birine ulaştığında rahatlayacağına inanır. İçinde uzun süredir dolaşan huzursuzluğun susacağını, hayatın sonunda yerine oturacağını düşünür.
Bir süre gerçekten öyle olur.
Yeni evin odalarını dolaşır. Arabasını park ettikten sonra dönüp bir kez daha bakar. Beklediği terfiyi aldığında kendisini daha güçlü hisseder.
Sonra günler geçer.
Yeni olan, hayatın içine karışır.
Ev artık yalnızca evdir. Araba sabah trafiğinde bekleyen başka bir araçtır. Terfi, beraberinde yeni yükler getirir. Bir zamanlar heyecan veren şey, fark edilmeden sıradanlaşır.
Sahip olunan şey değerini kaybetmemiştir.
İnsan ona alışmıştır.
Psikoloji buna hedonik adaptasyon diyor.
Zihnin değişen koşullara uyum sağlama gücü…
Bu güç olmasaydı ağır kayıplardan sonra yeniden ayağa kalkmak çok daha zor olurdu. Fakat aynı mekanizma güzel şeylerin parlaklığını da azaltır.
İnsan acıya alıştığı gibi rahatlığa da alışır. Yokluğa alıştığı gibi bolluğa da…
Dün ulaşılmaz görünen şey, bugün görünmez hâle gelir.
Ve insan yeniden eksik hissetmeye başlar.
“Yeter” Neden Hep Biraz Daha Uzakta?
Tatminsizlik her zaman yokluktan doğmaz.
Bazen insanın elinde çok şey vardır. Fakat ölçüsü değişmiştir.
Geliri artar, ihtiyaçları da artar. Daha iyi bir eve taşınır, bu kez çevresindeki daha büyük evleri fark eder. Mesleğinde yükselir, kendisinden daha hızlı yükselenleri görür.
İnsan ilerler.
Fakat “yeterli” dediği yer de onunla birlikte ilerler.
Dün hayalini kurduğu hayatın içindedir. Bugün ise yalnızca eksik kalan kısmını görür.
Bir zamanlar dua ettiği şey, bir süre sonra yetersiz gelmeye başlar.
Sorun hedef koymak değildir.
Sorun, ulaştığı hiçbir yerde bulunamamaktır.
Hayat hep biraz sonra başlayacakmış gibi yaşanır:
“Şu borç bir bitsin.”
“Şu görevi bir alayım.”
“Çocuklar biraz büyüsün.”
“Bu dönem bir geçsin.”
Biri biter, diğeri başlar.
İnsan huzuru beklerken ömrü ilerler.
Başkasının Vitrini, Kendi Hayatının Mutfağı
İnsan kendisini yalnızca kendi ölçüleriyle değerlendirmez.
Çevresine bakar.
Başkalarının evlerini, tatillerini, başarılarını, çocuklarını, bedenlerini ve kutlamalarını görür.
Ama yalnızca gösterilen kısmı görür.
O evin borcunu bilmez.
Fotoğraf çekildikten sonra yaşanan tartışmayı görmez.
Başarı haberinin arkasındaki korkuyu, uykusuzluğu ya da yalnızlığı bilmez.
Kendi hayatının mutfağını, başkasının vitriniyle karşılaştırır.
Sonra geride kaldığını düşünür.
Oysa bu karşılaştırma daha baştan eşit değildir. İnsan kendi hayatının bütün çatlaklarını bilir; karşısındakinin ise yalnızca ışık alan yüzünü görür.
Yine de kendisini eksik sayar.
Bir süre sonra başarı, kendi içinde anlam taşımaktan çıkar. Başkalarının önünde mi, gerisinde mi olduğuna göre değer kazanır.
İyi olmak yetmez.
Birinden daha iyi olmak gerekir.
Bunun sonu yoktur.
Çünkü her zaman daha çok kazanan, daha genç görünen, daha hızlı yükselen biri bulunur.
Karşılaştırma hayatın ana ölçüsüne dönüştüğünde başarı huzur getirmez.
Yalnızca yarıştaki sırayı değiştirir.
Sahip Olduğun Şey, Sen Değilsin
Para önemlidir.
Yoksulluk, borç ve güvencesizlik insanın yalnızca yaşam koşullarını değil, ruh hâlini de etkiler. Temel ihtiyaçlarını karşılayamayan birine “Mutluluk parayla olmaz” demek kolaycılıktır.
Fakat bir noktadan sonra para yalnızca güvenlik sağlamaz.
Kimliğe dönüşmeye başlar.
Bazı insanlar daha çok kazanmak ister çünkü rahat etmek ister.
Bazıları ise daha çok kazandığında daha değerli olacağını düşünür.
Dışarıdan bakıldığında aradaki fark pek görünmez.
İkisi de çalışır, kazanır ve biriktirir. Fakat biri parayı hayatını kurmak için kullanırken diğeri kendisini kanıtlamak için kullanır.
İnsan değerini kazancına, unvanına, bedenine ya da başkalarının hayranlığına bağladığında huzurunu da bunlara teslim eder.
Oysa bunların hiçbiri kalıcı değildir.
İş kaybedilebilir.
Beden yaşlanır.
İlgi azalır.
İtibar bir olayla sarsılabilir.
İnsan sahip olduklarını kendisiyle karıştırdığında kırılganlaşır.
Evi büyüdükçe kendisinin de büyüdüğünü sanır. Unvanı yükseldikçe değerinin arttığına inanır.
Bunlardan biri elinden alındığında geriye kendisinden ne kalacağını bilemez.
İnsanın en derin yoksulluğu bazen burada başlar.
Çok şeyi vardır.
Ama kendisiyle bağı zayıflamıştır.
Şükran, Boyun Eğmek Değildir
Şükran sözü bazen yanlış kullanılıyor.
İnsana, “Elindekine şükret, daha fazlasını isteme” deniliyor.
Oysa şükran, eksikleri görmezden gelmek değildir.
Haksızlığa susmak hiç değildir.
Şükran, insanın bakışının bütünüyle eksik olana esir düşmesini engeller.
Çünkü insan uzun süre sahip olmadıklarına baktığında, sahip oldukları silikleşir.
Sağlık yerindeyken sıradan gelir.
Güvenli bir ev fark edilmez.
Yanında duran insanlar hep orada kalacakmış gibi düşünülür.
Sonra biri kaybolur.
Ve insan, neye sahip olduğunu çoğu zaman onu kaybettikten sonra anlar.
Şükran hayatı olduğundan güzel göstermek değildir.
Hayatın yalnızca eksiklerden ibaret olmadığını hatırlamaktır.
İnsan hem daha iyisini isteyebilir hem de bugün elinde bulunanın değerini görebilir.
Bu ikisi birbirine düşman değildir.
Hedef Mi Seni Taşıyor, Sen Mi Hedefi?
Tatminsizlik insanı harekete geçirir.
Daha iyi bir iş aratır. Haksızlığa itiraz ettirir. Üretmeye, öğrenmeye ve kendisini geliştirmeye yöneltir.
Sorun daha fazlasını istemek değildir.
Hiçbir şeyi yeterli bulamamaktır.
İnsan ulaştığı hiçbir yerde duramıyor, her başarının ardından hemen yenisini arıyor ve kendisini yalnızca başkalarına bakarak değerlendiriyorsa artık hedeflerinin peşinden gitmiyor olabilir.
Hedefleri onu sürüklüyor olabilir.
Belki de zaman zaman durup şunu sormak gerekir:
“Bunu gerçekten ben mi istiyorum?”
Daha büyük bir ev mi istiyorum, yoksa küçük görülmekten mi korkuyorum?
Yeni bir unvan mı istiyorum, yoksa değerli olduğumdan emin olmak mı?
Daha genç görünmek mi istiyorum, yoksa zamanın geçtiğini kabul etmekte mi zorlanıyorum?
İnsan bazen ne istediğini bilir.
Ama neden istediğini bilmez.
Bu yüzden huzursuzluğuna para, eşya, başarı ve yeni hedefler taşır.
Bir süre rahatlar.
Sonra aynı boşluk yeniden konuşur.
Çünkü mesele çoğu zaman ulaşılan şey değildir.
İçeride susturulamayan ihtiyaçtır.
Belki de tatmin, hiçbir şey istememek değildir.
Ne istediğini ve neden istediğini anlayabilmektir.
İnsan ömrü boyunca daha iyi bir hayat arayabilir.
Fakat gözünü yalnızca henüz sahip olmadığı şeylere dikerse, bir gün aradığı hayatın içinden çoktan geçtiğini fark eder.
Tatminsizliğin en acı tarafı budur.
İnsanı her zaman mutsuz etmez.
Bazen ona çok şey verir.
Ama yaşadığı hayatı fark ettirmez.























