(The Turkish Post) – BÜNYAMİN ÜNAL
Gece.
Mutfakta yalnız bir bardak.
Telefonun ekranı kararıp aydınlanıyor.
Birçok hikâye burada başlar. Bir arzu anıyla değil, bir bedensel boşluk hissiyle.
Göğüste bir sıkışma, midede bir ağırlık, omuzlarda bir yük.
İnsan o anda birine değil, başka bir duyguya uzanır.
Bir ilişki sarsıldığında herkes aynı soruya takılır:
“Neyi eksik yaptım?”
Oysa aldatma çoğu zaman bir eksiklikten değil, bir yakınlıktan doğar.
Yaklaştıkça daralan bir iç dünyadan.
Görülmekle kaybolmak arasına sıkışan bir benlikten.
Psikodinamik çerçeve bu davranışı bir “ahlak sorunu”ndan çok, bir regülasyon girişimi olarak okur:
İçeride yükselen gerilimi, dışarıdan düşürme çabası.
Yakınlık Korkusu: Üçüncü Şahıs Bir İnsan mı, Bir Mesafe mi?
Bazı insanlar için sevgi bir sığınak değildir.
Bir kapan gibidir.
Bağ derinleştikçe içlerinde eski bir alarm çalar:
“Yutuluyorum.”
John Bowlby’nin tanımladığı kaçıngan bağlanma stilinde, duygusal yakınlık bir güven alanı değil, özgürlüğe yönelik bir tehdit olarak yaşanır.
Bu noktada aldatma bir haz arayışı olmaktan çıkar.
Bir mesafe düzenleyici işlevi görür.
Araya giren üçüncü kişi çoğu zaman bir insan değil, partnerle araya konan koruyucu bir boşluktur.
Kişi aslında şunu söyler:
“Yaklaşma. Burada bir sınır var.”
Aldatma bazen birine gitmek değil, birinden uzak durmanın en dolambaçlı yoludur.
Bölünmüş Zihin: İyi Nesne, Kötü Nesne
Bazen insanın ihtiyacı bir söz değil, bir bakıştır.
Orada kendini yeniden “iyi” hissetmek ister.
Melanie Klein’ın tanımladığı “bölünme” (splitting) mekanizmasında, ilk hayal kırıklığında partner bir anda “iyi” olmaktan çıkar ve “kötü” bir figüre dönüşür.
Bu içsel sarsıntıyı dindirmek için zihin dışarıda yeni bir “saf iyi” arar.
Fairbairn’in işaret ettiği gibi, bu bir arzudan çok bir denge arayışıdır.
İçeride bozulan bütünlük, dışarıdan bulunan bir figürle geçici olarak onarılmaya çalışılır.
Ama geçici olan şey, çoğu zaman daha derin bir çatlağı sadece gizler.
Onarmaz.
Narsisistik Açlık: Görülme İhtiyacı
Kimileri sevilmek istemez.
Yansıtılmak ister.
Birinin gözünde kendini yeniden görmek:
“Hâlâ varım.”
“Hâlâ değerliyim.”
“Hâlâ arzuluyum.”
Heinz Kohut’un Kendilik Psikolojisi’ne göre, erken dönemde yeterince aynalanmamış bireyler, yetişkinlikte kronik bir narsisistik açlık taşırlar.
Yeni bir partner, geçici bir “kendilik nesnesi” olur.
İçteki boşluğu kısa süreliğine doldurur.
Ama bu bir çözüm değildir.
Bu bir ertelemektir.
Öz-Sabotaj: Mutluluğu Cezalandıran Zihin
Huzur, bazıları için yabancı bir dildir.
Kaos ise tanıdık.
İlişki iyi gitmeye başladığında içten içe bir rahatsızlık belirir:
“Bu kadar iyi olamaz.”
Sigmund Freud’un işaret ettiği gibi, kişi farkında olmadan kendi mutluluğunu sabote eder.
Bilinçdışı suçluluk, “bunu hak etmiyorum” inancı ve eski cezalandırılma şemaları devreye girer.
Bu noktada aldatma bir kaçış değildir.
Bir öz-cezalandırma biçimidir.
Kişi partnerini yaraladığını sanır.
Ama asıl darbe, kendi yaşamına iner.
Canlılık Arayışı: Donukluğa Karşı Bir İsyan
Bazı aldatmalar bir ilişkiye karşı değildir.
Bir donukluğa karşıdır.
Adam Phillips’in vurguladığı gibi, kişi bazen partnerinden değil, kendi içindeki “ölü” parçalardan kaçar.
Esther Perel’in yorumunda, bu insanlar bir başkasına değil, kendi kayıp tutkularına yönelir.
“Onunlayken hayattaydım” cümlesi, çoğu zaman partnerin yetersizliğini değil, kişinin kendi varoluşsal tıkanıklığını anlatır.
Tekrar Zorlantısı: Geçmişin Yarasını Sahnelemek
Geçmiş, bazı insanlar için hiç geçmez.
Onu yeniden yaşarlar.
Sigmund Freud’un tanımladığı “tekrar zorlantısı” (repetition compulsion) mekanizmasında zihin, çocuklukta aldığı bir yarayı yetişkinlikte aynı senaryoyla tekrar sahneler.
Geçmişte terk edilmiş, aldatılmış veya ihmal edilmiş çocuk, büyüdüğünde bu kez “eyleyen” rolünü seçer.
Acının nesnesi olmaktan çıkıp, öznesi olmaya çalışır.
Bu noktada aldatma, eski bir travmanın kontrolünü ele geçirme çabasıdır.
Kişi bilinçdışı bir illüzyonla şunu fısıldar:
“Bu kez kontrol bende. Canı yanan ben olmayacağım.”
Fakat sahne değişse de yara aynı kalır.
Geçmişin hayaleti, bugünün yatağında can bulmaya devam eder.
Karşı Perspektif
Elbette her aldatma bu derin psikodinamik katmanlarla açıklanmaz.
Bazıları dürtüsellik, güç kullanımı, sınır ihlali veya fırsatçılıktır.
Bu yazı, görünen davranıştan çok, çoğu zaman görünmeyen iç dünyaya bakan yüzü anlatır.
Bilimsel Not
Bağlanma ve stres fizyolojisi üzerine yapılan deneysel çalışmalar, özellikle kaçıngan bağlanma stiline sahip bireylerde, duygusal yakınlık sonrası kortizol yanıtının güvenli bağlanma stiline kıyasla daha belirgin ve daha uzun süreli olabildiğini göstermektedir (laboratuvar temelli sosyal stres testleri ve tükürük kortizol ölçümleri).
Artan bu stres yükü, prefrontal korteksin (dürtü kontrolü ve muhakeme merkezi) düzenleyici etkisini geçici olarak zayıflatabilir.
Beyin, içsel gerilimi azaltmak için dışsal bir regülasyon kaynağı aramaya yönelir.
Bazıları için bu bir madde olur.
Bazıları için bir insan.
Mekanizma aynıdır:
İçeride düzen bozulur, dışarıdan düzen aranır.
(Not: bu bulgular stres tepkisiyle ilgilidir; aldatmayı doğrudan açıklayan bir kanıt değil, yukarıdaki okumalarla uyumlu olası bir çerçevedir.)
Kapanış
Belki de en zor soru şudur:
Aldatılan kim?
Partner mi,
yoksa kişinin kendi içindeki dürüst, kırılgan ve bütünlüklü benlik mi?
Çünkü bazen bir ilişki bitmez.
Sadece insan, kendine sırtını döner.
Ve bazı yüzleşmeler, yakalanınca değil,
sessizlikte başlar.






















