(The Turkish Post) – ASLI GÜNEY \ STRAZBURG
Türkiye’de yargının çürümeye yüz tuttuğunu söylemeye gerek yok sanırım. Kamuoyuna yansıyan iddialara göre; ülkede tahliye ve serbest kalmak için iyi bir avukat tanımanız yeterli.
Kendini “hukukçu” olarak tanıtan bu kişiler, Ankara, İstanbul, Kocaeli ve İzmir gibi metropol adliyelerinde görevli hâkim ve savcı bağlantılarını kullanarak, tutuklu olan sanıkları tahliye ettiriyor. Kimi zaman da suç örgütü üyeleri sadece şifahi olarak adliyeye ifadeye çağrılıyor.
Yine iddialara göre bunun karşılığında yüz binlerce dolar hakim ve savcılara dağıtılıyor. İşin en acı yanıysa, yargıçların bu düzenden hiç rahatsız olmaması. Aslında tuz koktuğu için HSK ve Adalet Bakanlığı da yargıçlar hakkında sadece inceleme yapma yolunu tercih ediyor.
Dünyanın başka bir ülkesinde bu iddialar ortaya çıkmış olsaydı, bütün yargı el birliği ile tepki gösterirdi. Çünkü bu tarz spesifik birkaç eylem, bütün yargı camiasını zan altında bırakıyor. Çünkü yargı içinde, hakkaniyetle mesleğini icra eden binlerce hakim ve savcı var.
Bu yargıçlarımızın zarar görmemesi ve hukukun zedelenmemesi adına, icra makamında bulunanların artık neşteri ellerine almaları gerekiyor. Aksi durumda yargı üzerindeki şaibe iddiaları, beraberinde soru işaretlerini getirmeye devam edecek.
Bir tahliye karşılığında zahmetsiz, 500 bin dolar!
Uzun dönemdir Fransa’da yaşıyorum. Her ne kadar bedenim uzaklarda olsa da, ruhum hala ülkemin üzerinde dolaşmaya devam ediyor. Haliyle Türkiye’de yaşanan her bir sorunu yakından takip ediyorum. Bazen kendime de kızmıyor değilim.
Çünkü, yaşadığım ülkedeki meşguliyetler beni yeteri kadar yoruyor zaten. Ancak eski bir hukukçu olarak da yargıyla ilgili bir konu olduğunda mutlaka birkaç kelime yazma isteği hasıl oluyor bende. Üzülerek söylemem gerekir ki Türkiye’de adalet sisteminin içinde bulunduğu kriz, artık münferit olaylarla açıklanamayacak bir boyuta ulaşmış durumda.
Önceki gün gazeteci Timur Soykan’ın bir yazısı düştü önüme. Soykan’ın iddialarına göre Kocaeli Adliyesi’nde bir rüşvet iddiası patlak verdi. Habere göre, Rap şarkılarında uyuşturucuyu özendirmek suçundan tutuklanan ünlü rapçi Lvbel C5 lakaplı Süleyman Burak Bodur’un serbest bırakılması için o dönem Gebze Adliyesi’nde görevli Hakim O.Y.’nin de içinde bulunduğu bir grubun 500 bin dolar rüşvet istedi.
Bodur’un yakınları, Gebze Adliyesi’nde görevli Hakim O.Y. ile görüştüklerinde, hakim kendilerine üzerinde telefon numarası yazılı bir kâğıt vererek, “E.A. isimli kişiyle konuşun” dedi.
Devamı filmleri aratmayacak seviyede.
Bodur’un yakınları önce avukatla irtibat kurdu. Ardından 500 bin dolar isteyince, polisin kapısını çaldı. Emniyet birimleri de, İstanbul’da bir mekanda suçüstü yaparak, şüpheli avukatı yakaladı. Burada en önemli ayrıntı şimdi geliyor.
Polisin de masada olduğu ve kayıt altına alınan bu konuşmada avukat E.A. şu çarpıcı açıklamalarda bulunuyor: “İstanbul, İzmit bu bölgeye bakan,10 kişilik bir ekip var. Bunlar cezaevine düşen zengin kişileri tespit ediyor. Bazen de alengirli işleri olan varlıklı kişileri tespit ediyorlar. Bunlara operasyon yaptırıp içeri alıyoruz. İstanbul’daki adliyelerin çoğunda bağlantıda olduğumuz hakim ve savcılar var. Her adliyede 10-15 kişi var. Sadece Büyükçekmece ve Küçükçekmece’de yok. Hatta Gebze’de işler ucuza çözülüyor. Çağlayan’da 750 bin, 800 bin dolara bu işler yapılıyor.”
Bakınız tekrar ediyorum, bunlar iddiadan ibaret. Bir avukat, İstanbul ve İzmit gibi bir alana bakan 10 kişilik bir ekibi olduğunu kaydediyor. Bu bölgedeki adliyelerde görevli hakim ve savcıların da kendilerine çalıştığını öne sürüyor.
Bu yenilir yutulur bir iddia değil. Bu sözün üzerine HSK ve Adalet Bakanlığı, şüpheli avukatın özel olarak ifadesini almalı. Ardından iddia edilen hakim ve savcılarla ilgili somut bir delil bulunursa, anında meslekten ihraç edilmeli. Bunu yaparlarsa, o zaman yargının üzerindeki sis bulutlarını da dağıtmış olurlar.
Ya yapmazlarsa..? İşte o zaman tuz kokmaya devam eder. Yargıya da kimsenin güveni olmaz…
HSK, rüşvet iddialarını ve adı geçenleri mercek altına almalı
Ünlü rapçi Lvbel C5’in tutuklanması ve ardından tahliye süreciyle başlayan Kocaeli Adliyesi’nde ortaya çıkan rüşvet skandalı, adaletin parayla satın alınabildiği bir düzenin varlığını gözler önüne seriyor. Bir savcının veya hakimin, görevini kötüye kullanarak suç dosyalarını “makul ücretler” karşılığında temizleyebileceği fikri, halkın adalete olan inancını yerle eder.
Bu olayın açığa çıkması bir tesadüf mü, yoksa buz dağının sadece görünen kısmı mı, bunu da HSK müfettişlerinin soruşturması sonrasında göreceğiz. Ne yazık ki, Ankara’da görev yapan bazı hukukçu dostlarıma göre; bu tür iddialar, sistematik hale gelmiş durumda. Ancak kamuoyuna yansımıyor. Çünkü denetim mekanizmalarının zayıf, basının büyük ölçüde suskun, siyasi erk ise ya bunlara ilgisiz kalıyor ya da bu çürümüşlükten faydalanıyor.
Sayın Adalet Bakanı’nın önceki gün bir televizyon kanalındaki mülakatına şahit oldum. Bakan Yılmaz Tunç’a göre; Türk yargısı bağımsız ve tarafsız. Hatta yargıyla ilgili gündeme getirilen bu tarz rüşvet ve iltimas iddiaları da yargıyı yıpratmaya yönelik tezviratlar. Bir ara gözümüzü kapatıp Bakan Tunç’un söylemlerini doğru kabul edelim. Ancak gözümüzü açtığımızda, her bir noktadan yeni bir iddia ortaya çıkıyor. Bunu geçtik…
AK Parti eski milletvekili Şamil Tayyar’ın “Fetö Borsası” iddialarını nereye koyacağız. Kaldı ki Tayyar, vicdanlı bir gazeteci ve siyasetçi. Bakan Tunç’un partisinin bir üyesi. Tayyar da bu paylaşımlarını yargıyı şaibe altına almak için yapmıyordur her halde!
Üzülerek belirtmem gerekir ki, ünlü rapçi Lvbel C5 lakaplı Süleyman Burak Bodur davasında, yaşanan tahliyeler, yargının bağımsızlığına dair şüpheleri yeniden gündeme getiriyor. Kamuoyunun geniş kesimlerince organize suçla ilişkilendirilen ve önemli suçlamalarla yargılanan bu kişilerin tahliye edilmesi, yargının sadece hukukla değil, siyasi ve ekonomik güç odaklarıyla da şekillendiği iddiasını güçlendiriyor.
Bir başka ifadeyle, mahkeme salonlarında alınan kararlar artık yalnızca delillerin değil, ilişkilerin de eseri maalesef. Bu tahliyelerin zamanlaması, kararı veren mahkemenin yapısı ve dosyanın içeriğiyle ilgili çelişkiler, kamuoyunda büyük bir güvensizlik doğuruyor.
Kopenhag Kriterleri yeniden hayata geçirilmeli
Özellikle Avrupa ülkelerinde bu tarz bir iddianın ortaya çıkması bile, siyasette ve yargıda ciddi bir tepkiye neden olur. Birkaç gün içerisinde iddiaların odağındaki kişiler, kamuoyu baskısıyla görevden el çektirilir.
Bu açıdan yargı, demokratik bir toplumda güçler ayrılığı ilkesinin temel taşıdır. Ancak Türkiye’de uzun süredir yargının yürütme erkine bağlı hale geldiği yönündeki eleştiriler, artık sadece akademik çevrelerde değil, toplumun her kesiminde açıkça dillendirilir hale geldi. Hakim ve savcıların atamalarının HSK eliyle siyasal iktidarın etkisi altında yapılması, yüksek yargı organlarının yapısının iktidar çizgisine göre şekillendirilmesi, adaletin tarafsızlığına dair tüm umutları törpülemiş durumda.
Bu ortamda yargı, güçlülerin lehine kararlar verirken, sıradan vatandaşın hak arama mücadelesi çoğu zaman sonuçsuz kalıyor. İşte bu yüzden Kocaeli’deki skandal, yalnızca bir şehirde yaşanan bir çürüme değil; tüm ülkenin adalet anlayışını tehdit eden bir yapısal hastalığın yansıması olarak değerlendirmek gerekir. Bunun önün geçilmesi için de, tabii ki bazı adımlar mutlaka atılmalı.
Öncelikle iktidarın tarafı olduğu ve altına imzasını attığı Kopenhag Kriterleri hayata geçirilmeli. Normlardan geri adım atılmamalıdır. Bunun devamında da, yargının mutlak bağımsızlığı sağlanmalı, hakim ve savcı atamaları liyakat esasına göre yapılmalı, HSK yeniden tarafsız bir yapıya kavuşturulmalıdır.
Son olarak da mutlaka medya özgürlüğü ve kamu denetimi artırılarak, kontrol ve denetim yapılmalı. Dolayısıyla rüşvet iddiaları ile kirlenen adliyeler, toplumda “hukukun üstünlüğü” inancını yok eder. Bu inanç yıkıldığında ise yalnızca adalet değil, tüm toplumsal düzen çöker.
Nihayetinde şunu söylemem gerekir ki Kocaeli Adliyesi’nde yaşandığı iddia edilen rüşvet söylentileri, ne ilk ne de son olacak gibi görünüyor. Ancak her bir skandal, Türkiye’nin adalet terazisinin ne denli bozulduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Eğer bu iddialar tam anlamıyla soruşturulmaz ise bir gün bu adaletsizlik, en çok sessiz kalanların kapısını çalacak gibi gözüküyor. Çünkü unutulmamalı; adalet bir gün herkese lazım olacak.





















