(The Turkish Post) – ASLI GÜNEY
Türkiye’de her gün yeni bir yargı skandalı patlak veriyor. Ancak eski Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç Beyefendi’nin dediği gibi; “Toplum iki gün konuşuyor. Üçüncü gün unutuyor.” Bir sonraki gün de, yeni bir gündemle güne merhaba diyoruz. İşte bu hareketli hayatı görünce, insanı aklına “Oh ne ala memleket” diyesi geliyor. Aslında Türkiye’de bir haftada yaşananlar, birinci demokrasilerin hakim olduğu ülkelerde, ayda yılda bir defa yaşanıyor. Ama ne hikmetse, bizdeki vakalar artık adiyet haline geldi. Buna tepki vermesi gerekenler sustukça, yargı ve hukuk mecrası içten içe çürüyecek. Neticesinde toplumun yargıya güveni sıfırlanacak. Bunu da hiçbir siyasi iktidarın istemeyeceğinin altını çizeyim.
Birkaç gün önce önüme bir haber düştü. Türkiye’nin en namlı Teknik Direktörleri arasında gösterilen Fatih Terim, Şube Müdürü Seçil Erzan’ın kontrolünde yürütülen ‘yüksek getirili fon’ vaadiyle dolandırıcılık olayında, gerçekdışı ifadelerle ismine yer vererek, kişilik haklarına saldırıda bulunduğu iddiasıyla Denizbank’a 1 milyon dolar maddi ve 4 lira da manevi olmak üzere 2 ayrı tazminat davası açmıştı. Mahkeme nihayet kararını vermiş. Terim, Denizbank’a açtığı 4 liralık tazminat davasını kaybetmiş. Doğru ve yerinde bir karara imza atmış yargıçlar. Neticede Fatih Terim’in isminin verilmesi bankanın inisiyatifinde bir olay değildi. Kamuoyuna böyle lanse edilmişti. O zaman basit bir ifadeyle soralım… Terim’in ismi olmasaydı, hangi ünlü futbolcu bu fona para yatırırdı? Hangi iş insanı, hangi yatırımcı kapı kapı para taşırdı? Bir gerçek var ki; bu sistemin omurgasını Erzan değil, Terim’in gölgesi kurdu. Çünkü bazı futbolcuların hocanın ismini, Erzan’la paylaşmaları da bunu gösteriyor ne yazık ki…
“FON DEĞİL, TEFECİLİK SİSTEMİ!”
Bankanın eksi müdürü Seçil Erzan ile yargılamayı uzaklardan da olsa takip etmeye özen gösterdim. Hatta erinmedim, iddianameyi ve ifadeleri ayrıntılı olarak okumaya çalıştım. Benim gördüğüm kadarıyla, hem yargı hem de arkasına gücü alanlar, Seçil Erzan’ı açıkça “günah keçisi” yapmış. Ben yargılamanın seyrine girecek değilim. Ancak ortada bir suç varsa, bunun iki tarafının olması gerekmez mi? Türkiye’nin en ünlü hocasının adını taşıyan yüksek getirili (yüksek faiz) bir fon kurulmuş. Bu ticari sisteme de hocanın en yakınları dahil, ünlü futbolcular milyonlarca dolar para yatırmış. Neticede ilk aşamada kazansalar da, sonradan bazılarının paraları yok olup gitmiş. Aslında bunun hukuktaki adı, “fon” falan değil, açıkça “tefecilik”dir. Ekonominin şartları ve getirileri bellidir. Bir sistemde kar/zarar denklemi vardır. Ancak dünyanın hiçbir ekonomik kuralında sadece kar yoktur. Şayet varsa, bunun adı apaçık tefecilik sistemidir. Kaldı ki, Seçil Erzan’a bazı sporcular ve işadamları tarafından yapılan uygulamaları gördüğümüzde, bunu yeniden teyit ediyoruz. İşin en trajik bir o kadar da komik olan yanı, vakada sadece Erzan’ın tutuklu olmasıdır. Bu fona para yatıran Fatih Terim başta olmak üzere, koruması, şoförü, eşi, çocukları, Arda Turan, Emre Belezoğlu Fernando Muslera ve Selçuk İnan gibi isimlerin hiçbir suçu yok? Yargının artık buna bir cevap vermesi gerekiyor. Futbolcular kendi öz iradeleriyle milyon dolara varan paraları, hiçbir kaydı olamayan bir sistem için Seçil Erzan’a veriyor. Birkaç ay içinde verdiklerinin kat be kat fazlasını yeniden Erzan’dan tahsis ediyorlar. Açıkça ifade edilmesi gerekir ki, bunun adı tefeciliktir. Adalet Bakanlığı’nın bunla ilgili mutlaka işlem yapması gerekiyor. Hiçbir siyasi baskıya maruz kalmadan…
“SİSTEME ADINI VERENLERE DOKUNULMAZLIK ZIRHI!”
Maalesef, gelinen süreç itibariyle Seçil Erzan davası, yalnızca bir banka şube müdürünün yargılanmasıyla sınırlı tutuldukça, kamu vicdanında derin bir yara açmaya devam edecek. Erzan’ın kurduğu söylenen “fon zinciri” davasında, yargılamanın odağında yalnızca bir şube müdürü varken; bu sistemin asıl cazibesini ve güven zeminini inşa eden isimler neredeyse dokunulmazlık perdesiyle korunuyor. Kamuoyunun geneli biliyor ki, Erzan’ın ağına düşen iş insanları, futbolcular ve yatırımcılar, o sisteme yalnızca “yüksek getiri” vaadiyle değil, o vaadi meşrulaştıran Fatih Terim gibi figürlerin adıyla ikna oldu. Terim’in adı fonun omurgasına yazılmış, onun çevresi fonun cazibesini artırmış, güven duygusu ise bu “ünlü kefalet” üzerinden şekillenmişti. Ancak bugün mahkeme salonunda tabloya bakıldığında, bütün faturanın tek bir kişiye kesildiğini görüyoruz. Sanık sandalyesinde sadece Erzan’ın oturuyor olması, yargı adına büyük bir ayıp. Erzan’ın yanına Banka’nın üst düzey yöneticileri, fonun kendi adına kurulmasına sessiz kalanlar ve parasını alamadığında, tehdit edenler de oturmalıydı. İşte o zaman mahkeme salonundan bağımsız bir karar beklenebilirdi.
“YÜKSEK GELİR ELDE EDEN, SPORCULAR NEREDE?”
Türk yargısının asli görevi, suçun gerçek boyutlarını ortaya çıkarmak olmalı. Sistemin bütün aktörlerini de masaya yatırmak asıl amaç olmalıydı. Bir finansal dolandırıcılık vakasında yalnızca aracıyı suçlayıp, güven ortamını yaratan ve sistemi büyüten kişileri dışarıda bırakmak, adaletin temel ilkeleriyle çelişir açıkçası. Daha açık söylemek gerekirse: Eğer Seçil Erzan cezalandırılacaksa, bu zincirin reklam yüzü olan, fonu cazip hale getiren ve adıyla sisteme meşruiyet katanların da aynı adalet terazisinde tartılması gerekir. Bu sorular ışığında Sayın Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un yargılamayı yeniden gözden geçirilmesi için adım atması gerekir. Hatta HSK da iddianame ve mahkeme süreçlerine resen müdahil olmalıdır. Çünkü ortada ciddi bir ihlal ve yargılamayı esastan bozacak sorunlar mevcuttur. Şayet bu adım atılmazsa, kamuoyunda, “şöhret” ve “güç” sahibi olanlar koruma kalkanıyla dışarıda kalıyor, sistemin “uygulayıcısı” en ağır cezayı üstleniyor gibi bir algı oturacaktır. Maalesef ki, bu da kamuoyuna verilen tehlikeli bir mesajdır. Toplumda da, yeterince güçlüyseniz, sistemin kurucusu olsanız bile sorumluluk taşımayabilirsiniz gibi bir algı yerleşecektir.
“YARGININ GÜÇLE İMTİHANI!”
Bana göre; Erzan davası, yalnızca bir dolandırıcılık dosyası değil. Aynı zamanda adaletin kime işlediğini, kime dokunmadığını gösteren bir turnusol kâğıdıdır. Ben Seçil Erzan’ı da tanımam diğerlerini de… Ancak baktığım pencere, bana gerçekleri yazmam gerektiğini gösteriyor. Burada yargı camiası, gerçekten adalet dağıtmayı hedefliyorsa… Bundan da şüphe duymamız gerekiyor. Kaldı ki yargıçlar, verdikleri ya da vermedikleri kararlarla konuşulur. Bu yargılama da, mahkeme suçu sadece Seçil Erzan’ın üzerine yıkmak yerine, zincirin bütün halkalarını sorgulamak mecburiyetindedir. Aksi halde bu dava, yalnızca bir kadının “günah keçisi” yapılmasından ibaret kalacaktır. Özellikle adalete inanan yargıçlara ve siyasilere seslenmek gerekiyor. Bir dolandırıcılık davasında sadece bir kadının tutuklu olması adalet midir? Bana göre değil! Suçun reklamını yapan, güvenini sağlayan, sistemin cazibesini inşa edenler kenarda dururken, günah keçisi olarak yalnızca bir kişiyi cezalandırmak, kamu vicdanıyla alay etmektir açıkçası.
























