(The Turkish Post) – ALİ BULAÇ
İnsan put yaparak kendi tanrısını icat ve inşa ettiği gibi arkaik veya modern insan, yine kendi mitosunu yaratmaya pek heveslidir. Her mitos somut bir gerçeklik, zihinde yeniden kurgulanarak yaratılır. Ancak “Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir.” (23/Mü’minun, 14.)
İnsan topluluklarının birbirlerinden hayli uzak ve farklı bölgelerde yaşamış olsalar da Tanrı’ya yükledikleri rol veya manevi hayatlarında ona yönlik beklentilerinin büyük benzerlik gösterdiği görülür. Kenan İlinin Anat’ı veya Mısır’ın İsis’i söz konusu olsun, bu böyledir.
1. İnsanı aşan mutlak bir güç (Kadir-i mutlak)
2. Kendinden dünyaya aktığı aşkın/müteal kaynak
3. Gündelik hayatın idamesini sağlayacak, mümkün kılıp kolaylaştıracak ürün bolluğu (bereket) talebi.
Tanrı kudret, bilgi ve bereketin kaynağıdır. Tabiatın kucağında zor şartlarda yaşayan insandan beklenen bu yüce kudrete boyun eğmesi, O’nun iradesine teslim olmasıdır. Belki O’na benzediğinde diğer canlı (hayvan, bitki ve cansız)lardan ayrılacaktır. Belki de buradaki şeylerin aşkın bir dünyada karşılıkları vardı ve böyle ise, insanın yapıp ettiklerinin de bir karşılığı olmalıydı.
Demek oluyor ki gücün üstünde güç vardı. Ve bu dünyada ezen güçlerin de günün birinde Mutlak Güç önünde hesap vermeleri gerekirdi. Sadece nasıl işledikleri bilinmeyen tabiat yasalarının gizemi veya ürün bolluğu değil, insani adaletin üstünde İlahi Adalet fikri ve arayışı da Tanrı inancının değişmez temellerinden biri olmuştur.
Artık adaletin ihlaline
Bayağıların kayrılmasına hayır!
Bırakın zayıflar ve öksüzler adaletten nasibini alsın
Aç ve sefillere adil davranın
Aciz ve muhtaca yardım edin
Onları aşağılık varlıkların pençesinden kurtarın.
(82. Mezmur)
Geçmişte neden bir Tanrı’ya inanmamız gerektiği sorusunu belki çok az kişi sormuştur. İnsanlar şu veya bu sıfatlara sahip bir tanrıya inanıyorlardı, çünkü inanç, onların fizik ve metafizik talep ve beklentilerini karşılamaya yetiyordu. Soru tamamıyla Aydınlanma çağına aittir. Aklın rehberliğinde tabiat üzerinde yapılan inceleme ve araştırmaların bize kazandırdığı bilginin, hep sahip olmayı arzu ettiğimiz yetkinliği kazandıracağı düşüncesi bu sorunun arka fonunu oluşturdu.
Ancak modernliğin kibrini bir kenara bırakıp sağlıklı düşünecek olursak, bilimsel yöntemle elde edilen bilimsel bilginin değil kesinliği ve nihai gerçekliği vermesi, bilgi eksikliğini daha çok arttırması, neredeyse bizi Sokrat’ın “Bir şey biliyorsam o da bir şey bilmediğimdir” noktasına götürdüğünü anlıyoruz.
Kuşkusuz bugün 19. yy’daki kadar bilime güven duyulmuyor. Dün bilimce kesin kabul edilen şeyler bugün kesin olmaktan çıkmıştır, bilim daha çok sağladığı fayda, kullanışlılığıyla önem kazanmaktadır. Yine de din ve Tanrı inancını popüler dilde yaygınlaştıran Don Brown gibi yazarlar, hâlâ Tanrı fikrine karşı bilimden başka bir şey koyamadıkları halde tutumlarında ısrar ediyorlar.
Aydınlanma’dan kalan telakki, bilim ile Tanrı inancını birbirinden ayırmaktadır. Brown, “Yer çekimi deyince bunun yasaları var, yani bu Tanrı alanı değil, fiziğin alanı bu!” der.
Pisagor, dünyanın düz olduğu fikrini raddetti, Copernicos güneş merkezli modeli geliştirdi, Einstein göreceliği buldu.
Tamam, ama Pisagor’dan önce de dünya düz değildi, güneş merkezdeydi ve yerine göre görecelik söz konusuydu; nitekim ismini öyle koymasalar da binlerce insan bu veriler çerçevesinde hayatlarını idame ettiriyordu.
Brown, “Bilim açıkladıkça boşluklar doldu ve tanrılar tek tek yok oldu. Çünkü artık güneş tanrısına, deniz tanrısına ihtiyaç kalmadı. İnsan Ay’a bile gittiğine göre bir Ay tanrısına ihtiyacı mı var?” Elbette hayır! Ama dün de yoktu. Ay, Güneş ve denize tanrı arayanların bilgi düzeylerinin düşüklüğü ile bugünkü gelişmişliği Tanrı inancının kriteri değildir.
Diyelim ki bilimsel gelişme ve keşifler Tanrı algısını derinden sarstı. Peki bu fikri ve inancı insanların zihinlerden ve ruhlardan tümüyle silebilmişler midir? Hayır!
Nitekim Brown da iki sebepten dolayı Tanrı’ya ilişkin algılar zamandan zamana değişse de hâlâ ve dipdiri olarak Tanrı’nın varlığına ihtiyaç duyduğumuzu itiraf ediyor. Biri, kaosun temel bir kaygı ve mutsuzluk sebebi olması. İnsan kaosu sevmediğinden birilerine onu düzene koyması lazım. Ahlaki çerçeveyi çizecek bir güce ihtiyacımız var.
Diğeri şu: Bilimsel olarak nereden geldiğimizle ilişkili fizik ve kimya bize bilgi verir. Bu bir cevap ama başka bir soruyu günedeme getiriyor: “Bu cevap, Tanrı yoktur anlamına mı geliyor? Yoksa Tanrı’nın hayatı otomatik olarak başlatacak çok sayıda fizik yarattığı anlamına mı geliyor?”
Ve sayısız tutarsız deist ve endişeli materyalist gibi şunu ekliyor: “Tanrı’nın var olduğunu destekleyen bilimsel kanıtlar yok. Ama duygusal olarak, bizden daha büyük bir varlığın bulunmadığını söyleyemem.” (Ertuğrul Özkök röportajı, 15 Ekim 2017-Hürriyet.)
Bilim ne kadar ilerlerse ilerlesin, evrenin sırlarının ve milyarlarca senedir süren harikulade düzenin olduğunu biliyoruz. Bilim ilerleyip de bilgiler üstüste biriktikçe, bildiklerimizin bilemediklerimizin ummanda bir katre hükmünde olduklarını anlıyoruz.
Şu halde din ve ilkel olduğu varsayılan insan, dehşet verici tabiat olaylarını, can alan afetleri, çakan şimşekleri, yıkıcı depremleri, infilak eden yanardağları, öngörülemez musibetleri “bilimsel” olarak açıklayamadığı için aşkın (müteal) bir güce, kendisine yanlış sıfatlar atfedilen bir tanrıya inanma ihtiyacında idiyse, bugünün bilim dünyasında da “Ne kadar az şey biliyoruz?” diyen, demesi gereken insan da aynı gerekçelerle yüce bir Tanrı’ya inanma durumundadır.
Evrenin sırları üzerinde çalışan fizikçilerin –kibirlerini yenmeleri halinde- birgün gelecekleri nokta “Size bilgiden az bir şey verilmiştir” Ruh gibi Nefesürrahman de “Allah’ın işlerindendir”(17/İsra, 85) yargısını doğrulamak olacaktır.
Bilimin kazandırdığı büyük imkanlara rağmen –ki insanların çoğu bilimi konfor arayışı ve güç kullanımı alanında kulanıyor- söz konusu gelişmeye paralel ve ilerlemeyle edindiğimiz sarsılmaz inancın aksine, insan yine de güçsüz olduğu fikrinden kurtulabilmiş değil. Kendi aklına ne kadar güvenirse güvensin, iyiliğin ve kötülüğün, adaletin ve zulmün, güzelliğin ve çirkinliğin insan üstü taraf tutmayan, olayları ve insanları motive eden güdülmüş külli ve cüz’i boyutlarıyla görebilen, yanılmayan, aldatılmayan bir varlık tarafından kodlanmasını istiyor.
Bu insanın elinde olmayan ontolojisiyle ilgili bir güvenlik arayışı ihtiyacıdır. Akıl özgür olduğunda doğrular ama tutkular, çıkarlar, haz ve lezzet, iç tatmin ve grup dayanışmasınca güdüldüğünde iyi, kötü adaleti suç gösterir; haksızlığı ve çirkinliği, sapkınlığı ve yozlaşmayı estetize edip kitlelere empoze edebilir.
Bu, adaletin tesisi, hukuk ve hakkaniyet, maddi kaynakların ve statülerin bölüşülmesi, eşitlik vb. her konu için geçerlidir. İnsan yapımı ve salt manada halk referanslı demokrasilerin dahi sonunda gelip Hukukun Üstünlüğü ve Ahlaki Dürstlük ilkelerine dayanması bir üst referansa olan ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır.
Mutlak adaletin sahibi bir üst merci’ ve kudret olmadıkça, genel anlamda insan varlıkta kendini güvende hissetmez. Vacib’ul Vücud ve Kadîr-i Mutlak bir Tanrı, bugün ve yarın da ezen güç ve iktidar sahipleri dışındaki milyarlar için teminat ve sığınak olmaya devam edecektir.
Tanrı’ya ilişkin algılarımız ve Tanrı fikrine yüklediğimiz anlam ne düzeyde değişirse değişsin, Tanrı fikri ve inancı ilk günden bugüne devam ettiği gibi, bundan sonra da ve son güne kadar devam edecektir. Sorun şu veya bu sebeple deforma uğramış Tanrı inancını her seferinde ve bir daha sahih din zemininde düzenleyip sahih iman seviyesine çıkarmaktır.
Yine ezici çoğunluğu itibariyle antropologların iddia ettiklerinin aksine ilk toplumlar, tabiat olaylarını izah edemedikleri ve görünmez-baskın bir güçten korktukları için bir tanrıya inanıyor değillerdi.
En eski Çin ve Hint metinlerinde ‘tanrı korkusu’na neredeyse hiç rastlanamaz. İnsanlar, kucağında yaşadıkları böylesine muhteşem, göz alıcı bir varlığı üstün güce refere ettikleri için ibadet ediyorlardı. Dinlerde en temel vurgulardan biri olan “hamd ve şükür” sonsuz nimetlerden yararlanan doğru bilinç sahibi insanın Tanrı’ya olan derin minnet borcunun ifade biçimidir.
Tam da bu çerçevede etimolojik olarak ‘din’in alisenin anlamlarından biri “borç veya borç ödeme” fiilidir. Ruhsal ve zihinsel olarak daha eğitimli (havass) insanlar ise ibadet ederlerken, Varlık’ın ilahi harmonisine, biri diğerinin sebebi ve sonucu olan kevni düzene katılmayı, harikulade bir mutluluğu, ruhi huşu ve haşyet duymayı da amaçlamışlardır.
Fizik alemde müşahade ettiğimiz determinizm, mutlak değil geçici ve izafidir, herşeyin belli yasalara göre işlemesi varoluşu mümkün kılar ve her bir nesne ya da varlık mertebesi kendisi için vaz’edilmiş yasalara tabi olmak suretiyle kutsal varoluşa katılır, kendini gerçekleştirir. Durum eğer böyle ise, insanın da belli yasa ve normlara uyması onun varoluşunu, yaratılışının anlamına ve amacına uygun gerçekleştirmesi demektir ki yaratılmış olmak ve varolmak başlı başına eşsiz bir bağış, Allah’tan bir ikramdır. Ki bununla insan hamd ve şükreder.
Bir Tanrı olmaksızın bunları duyumsamak, yaşamak, tecrübe edip varoluşa ve ruhun ilahi anlamına iştirak etmek mümkün değildir.






















