(The Turkish Post) – ALİ BULAÇ
Yeni (modern) durumda bilim; teknoloji, kesintisiz iktisadi büyüme ve güç toplama ile Tanrı’ya bağlanmadan insanın yeryüzünde güvenliği, refahı ve özgürlüğü maksimum oranda gerçekleştirip cehennemi yok edip cenneti yeryüzünde kuracağını hayal ediyor. Hükümetler ve gaflet içindeki liderler, mevhum bir gelecek idealiyle yarın bugünden çok daha iyi olacak umudunu kitlelere medya eğitim ve siyaset yoluyla zerk ediyorlar. (1)
Mevcut durumda cennetin kurulmadığı, dünya nüfusunun çoğunluğunun da cehennem hayatı yaşadığı açık. İlerleme ütopyası dünya nüfusunun yüzde 90’ı için distopya oldu. 300 yıllık tecrübe hiçbir şeyin Allah inancının yerini dolduramadığını fazlasıyla gösterdi.
Hurafe ve batıl inançlar, sahte kutsallıklar ve mistifikasyonlar sahih bir Tanrı inancının ne kadar zaruri olduğunu gösteriyor. Aklın yüceltildiği, hayat pratiklerinin bilim insanlarının kuramlarına göre yürütüldüğü modern dünyada hiç eksilmeden varlığın devam ettiren hurafeler, boş-batıl inançlar, üretilen sahte kutsallıklar ve mistifikasyonlar, bize gerçek bir Tanrı inancının temel bir ihtiyaç olarak korunduğunu ima etmeye yetiyor.
Varsayalım ki Tanrı yok – ki ancak varsayabiliriz; bu durumda varoluşu ve kendimizi nasıl anlamlandırabiliriz? – Mevcut vücudu gerektirir fehvasınca bir şey kendi kendine var olmadığına – bir kitap kendi kendine yazılmaz- var olan yoktan var olmadığına göre evrende, tabiatta ve kendi dünyamızda olup biten nedir? Din, sebepsiz var olmadığımız, yaratılışımızın bir hikmet ve irade eseri olduğunu telkin eder. Bunu beğenmiyorsanız yerine neyi koyabilirsiniz?
Çoğu dini öğreti Tanrı’nın varlığını bize ruhsal-duygusal tecrübelerimiz aracılığıyla anlatma yolunu seçer. Nihayet ruhi iştirak, duygusal yaşayış olmaksızın inancın zevkine varılamaz.
Ama imanın oluşumunda duygular kadar akletme faaliyeti de önemlidir. Selim akıl tarafından temellendirilmeyen inancın boş hurafe ve kanıtlanamaz kabullere dönüşmesi ve bir şekilde yıkılması mümkündür. Deforme olmuş dini öğretileri akıl karşısında dayanıksız kılan budur.
Denebilir ki Kur’an vahyini diğerlerinden ayıran özelliği aklı kullanma eylemine insanın en yüksek erdemi ve bağışı olarak Ademoğlu’na vecibe olarak emretmesidir. Aristo’nun dediği gibi bıçağın erdemi kesmek, atın erdemi koşmak, ağacın erdemi meyve vermek ise insanın erdemi akletmektir. Çünkü irade yetisine sahip olmayan melekler dışında, insanın diğer canlılarda olmayıp “fazla”dan sahip olduğu “fazilet” akıl ise, insan kendi erdemi doğrultusunda evreni, kendi varlığı, ondan istenenler ve hayatın anlam ve amacı (mebde’ ve mead) üzerinde düşünecektir.
İslam vahyi, özgür irade olmaksızın insanın varoluşsal amacına ulaşamayacağını kabul eder, bu doğru. Ama özgür iradeye, doğru seçime yardım edecek ve yol gösterecek olan da akıldan başkası değildir.
Hıristiyanlık aklı mahkûm etti, iradeyi esas aldı; bu yüzden bir şey “saçma” da olsa özgür irade ile seçilir (ona inanılır) hükmünü getirdi. Oysa eşsiz bir yeti olarak akıl, akletme işlevini yerine getirebiliyorsa, “din” adına saçmayı kabul etmeye zorlayan iradeyi kritik eder.
Tanrı’yı aradan çıkarmak mümkün değildir ama tanrı inancını işlevsiz hale getirmek, hayatın olağan akışı içinde varlığın dışından herhangi bir varlık (yaratıcı Tanrı veya Aristo’nun mimar, hareket ettiricisi tanrısı) olmadan “kendi kendine var olması ve halen var oluşunu sürdürmesi” varlığın ve varoluşun “sebepsiz” olduğu anlamına gelmez. Aksine sebebin varlığın kendisinde içkin olduğu anlamına gelir.
Mesela rotasından çıkmış bir yük gemisinin akıntıya kapılıp karaya oturduğunu düşünelim. Bu gemi ya dışarıdan gelen yardımla kurtulacak veya kendi kendini kurtaracaktır. Her iki durumda da “kurtarma sebebi” vardır.
Tektanrıcılar sebep Allah’tır derken, ateistler sebep varlığın kendisidir iddiasında bulunurlar ki bunun gerçekteki anlamı, panteizm yani vahdet-i mevcutçuluktur. Ancak her iki kurtarma (kurtulma) eyleminde eylemi gerçekleştiren bir “sebep” vardır. Tanrı’yı sebeplerin sebebi kabul etmediğinizde, tabiatın kendisini sebep konumuna çıkarmış olursunuz ki bu kez sebep olması hasebiyle, tabiatı tanrılaştırmış olursunuz. Sebebi kabul edip Tanrı’nın varlığını reddedenlerin de tastamam yaptıkları bundan ibarettir.
Tanrı fikrini önemsizleştirmek veya bu fikre ilgisiz kalmak mümkün. Nitekim modern ve postmodern dünyada olup biten budur. Ama Tanrı inancını önemsizleştirdirip aradan çıkardığımızda yerine bir şeyi koymak gerekiyor. Bugüne kadar bedenin şehvet ve iştahı, haz ve kibri dışında bir şey konamadı. İnsan mutlu olmak ister, bütün mutluluklar sahici biçimlerini Tanrı inancından alırlar, çünkü ancak bu inanç hayatımızı anlamlandıran kaynak rolünü oynar.
Yarın-öbür gün öleceğimiz muhakkak ve hiçbirimiz bunun istisnası değiliz. Mezarın ötesinde Tanrı’ya mülaki olup yaptıklarımızın bir kritiği olmayacaksa, ebedî hayat yoksa şimdiki anın lezzet ve hazlarından tat almaktan; gücü yetenin daha çok haz, güç ve başkalarına galebe çalmaktan, üstün gelme mücadelesinden daha anlamlı ne olabilir? Öyle ise bu dünyada kalacağımızı birkaç yıl için bunca emek, plan, mücadele, sömürü, baskı, hak ve hukuk ihlali değer mi?
Üstelik deneysel olarak bedene ilişkin bütün lezzet ve şehveti tadarken, kendi durumunda azami olsa bile, o anki azami lezzetten çok daha lezzetli, sonsuz lezzetli olanı arzularız. Bu da bizi her türden lezzetlerin sonsuza kadar sürmediği, dünyada tadılanlardan çok daha kaliteli lezzetlerin varlığı fikrine götürür. Bu en yetkin lezzet zihnimizde ve duygu dünyamızda varsa, bir gerçeklik olarak var olan ve yaşanacak yer de var demektir. İşte bu ahirettir. Bu da İslam akaidinin üç ana umdesinden (Tevhid ve Nübuvvet) birinin niçin “Ahiret” olduğunu yeterince açıklar.
Birilerinin bize sınırlar koyması hayatın icaplarındandır ve bizler ne kadar iyi olursa olsunlar, konmuş sınırları değiştirmeye çalışırız. Allah’ı hiçbir güç sınırlayamaz. O sınır (hudut) koyar. O’nun sınırları kurallarıdır. Ve doğru anlaşılıp içtenlikle benimsediklerinde kurallar, evrenin ve tabii hayatın işleyişini mümkün kılar, bizi hakikat, iyilik ve mutlulukla buluşturur.
Şu var ki bizim de içinde yer aldığımız varlık alemi “mümkün alem”dir. Mümkün olması hasebiyle olmayabilirdi veya farklı şekil ve düzenlerde de olabilirdi. Bu demektir ki kurallar varlık ve bizim içindir; yoksa arka planda zorunlu (vacib) değildir. Öyle olsaydı, Allah her dilediğini yapar (fa’alun lima yûrid) olmazdı. Bu bizi, kendi akli cehdimizle koyacağımız kural ve yasaların bu aslî yasalara aykırı olmaması gerektiğini ima etmektedir.
Allah, mümkün bir evrenin kurallarını koydu, bu evreni ortadan kaldırır, başkasını yaratabilir ve başka kurallar koyabilir ama biz O’nun küllî kurallarını değiştiremeyiz.
O kurallarında değişiklik olmadığını (tebdil, tahvil, tağyir) olmadığını bildiriyorsa bunun evrenin düzeni ve bizim bu evrendeki varlığımızla yakın ilgisi var. Aksi olsaydı bu durumda Tanrı’yı arkadan zorlayan yasaların gücüne inanmamız gerekecektir. Başkalarınca kuralları değiştirmek mümkün olsaydı, alternatif yasalarla Tanrı-karşıtı bir evren de mümkün olurdu.
Oysa nice keşif ve icat, bir önceki bilgi birikimimizin yetersizliği dolayısıyla, bize sanki yeni yasa ihdası gibi görünüyor. Örneğin insanın uçması, gerçekte var olan yasanın bilinmesi ve işler hale getirilmesinden ibarettir. İnsanın hiçbir yaratması yoktur; buluşlar ve icatlar birer keşf-i meknuzdur.
Bizim yeni şeylere ilişkin bilgimiz Allah’ın ezeli bilgisinin az bir bölümünün bize açılmasıdır. Bu bizi hayrete ve hayranlığa sevk etmeli ve çok daha büyük bir güvenlik duygusu kazandırmalıdır. Trajedi şu ki bilgilerimizi, Tanrı’dan bağımsızlaştırdığımız evrenden elde ettiğimizi düşünen bilim çevrelerinin kurguladığı hayat biçiminin bizi getirdiği verili insanlık durumudur. Bu da hiç de iyi bir durum değildir.
1) Türkiye’de yaklaşık çeyrek asırdır iktidarda olan parti, 2023’ü hedef gösteriyordu. Bu tarih 1923’te kurulan Cumhuriyet’e atıfla 2023’e denk geldi. Vadedilen cennet kurulmayınca önce 2053, sonra 2071 hedef gösterildi. Bundan sonra Türkiye’nin yüzyılının tespit edilen iki menzili İstanbul’un fethine atıfla 2053, 1071’de Türklerin Anadolu’yu gelişlerine atıfla 2071’dir. Modernite, özü itibariyle yeryüzünde cennet vaadidir, bu vaat hiçbir zaman bu dünyada gerçekleşmeyecek, kitleleri oyalayıp duracaktır.




















