(The Turkish Post) – ALİ BULAÇ
Yeni dünyada küresel çapta bir düzenin kurulabilmesi için İslam dünyasının stabilize olması lazım.
Bir çok kimseye garip gelebilir ama İslam dünyası, sosyo-politik istikrara kavuşmadıkça ekonomik, askeri ve politik güçleri ne kadar büyük olursa olsun, periferi durumundaki hegemonik güçler rahat etmeyecek.
Coğrafi ve tarihsel olarak yakından bakıldığında ABD, Avrupa, Rusya, Çin ve kısmen Hindistan yer küresinin tarihsel merkezine göre periferi hükmündedirler. Beşeriyeti adalete ve hakkaniyete dayalı domino edemezler, beşeriyetin ana yurduna nazaran kenarda duruyorlar.
Bölgemiz antropolojinin, dinlerin ve medeniyetlerin merkezidir.
Kavganın esası şu ki; büyük güreşçiler dünyanın neresinde olursa olsun Ortadoğu’da, başka bir deyişle Müslüman dünyanın kalbinde kurulan minder üzerinde güreşirler. Güreşin ve savaşın alanı burasıdır. Buraya hâkim olan çevre havzalara da hâkim olur, dünyanın düzenini de kurma imkanını elde etmiş olur.
Özellikle Avrupa’yı ve ABD’yi içine alan havza hem periferidir hem de beşeriyetin tarihine geç dahil olmuştur. Gezegenin her coğrafi bölgesine beşeri yayılma bu bölgeden başlamış ve sürmüştür.
Yeni çatışmalarda kutuplardan birinin diğerinin önüne geçmesi yine bu bölgedeki savaşın sonucunu tayin edecektir. İslam dünyasında da iç dinamiklerin bastırılmasında yine bu bölgede verilen kavga etkili olacağı açıktır.
Gerçek olan şu ki; devletlerin jeostratejik tercihleri ve politik rejimleri ne olursa olsun, aydınları ve iktidar seçkinleri, askerleri, yüksek yargıları, sivil bürokratları, üniversiteleri, medyası, büyük sermayedarları nerede durursa dursun, İslam ve İslam dünyası ile batı arasında neredeyse giderilmesi mümkün olmayan dört çatışmadan kendilerini soyutlayamazlar. Çatışmalar hakkaniyete uygun sona ermedikçe barış olamaz, çatışmalar ve kaos ortamında olması mümkün değildir.
Ya batı, hakkaniyeti gözeterek İslam ve İslam dünyasıyla adilane bir diyaloga girecek ya da çatışma kıyamete kadar sürecektir.
Dört çatışma konularından biri enerji kaynakları ve bu kaynakların kullanımı sorunudur. Dünya enerji kaynaklarının yaklaşık yüzde 65’i İslam dünyasındadır.
Orta Afrika’yı da hesaba katacak olursak bu oran yüzde 72’ye baliğ olur. Enerji kaynakları ve enerji nakil hatlarının kontrolü kimin elinde olacak sorusunun cevabı çatışmaları belirleyecektir.
Kontrol İslam dünyasının mı batının mı elinde olacak? Batı, kategorik olarak enerji kaynakları ve nakil hatları üzerinde yegane söz sahibi olmak istiyor. Bu da enerjiye sahip havzaların –Suudi Arabistan ve Körfez emirlikleri hariç- muazzam zenginlikler üzerinde yaşarken yoksulluk içinde yüzmelerine sebep oluyor. Bunun tipik örneği Irak’tır.
İkinci çatışma noktası İsrail ve İsrail’in yarattığı Filistin sorunudur.
Aslında “Filistin” diye bir sorun söz konusu değildir, söz konusu olan “İsrail sorunu”dur.
Bütün versiyonlarıyla binlerce senedir kendi yurtlarında yaşayan Filistinliler değil, dışarıdan gelip onları topraklarından eden siyonist Yahudiler sorunu ortaya çıkarmışlardır ve bu sorun sorunların anasıdır. Buna “Ümmü’l-Kadaya” denir.
Her kritik zamanda ve en son 7 Ekim 20024’te başlayıp 15 ay süren ve yüzde 70’i kadın ve çocuklardan oluşan 50 bin insanın soykırıma tabi tutulduğu Gazze’de Batı blok halinde İsrail’in yanında ve arkasında durmaktadır. Katliam yetmiyormuş gibi Amerika ve İsrail, 2 milyon 300 bin Gazzeliyi yurtlarından sürüp Gazze’yi bir turizm sahil şeridine çevirmek istiyorlar.
Güncel haliyle İsrail sorunu beş ana başlıkta toplanır:
1. İsrail, BM 242. Kararına göre 1967 öncesi sınırlarına dönecek mi, dönmeyecek mi?
2. Beş milyonun üstünde Filistinli mülteci kendi anayurtlarına dönecek mi, dönmeyecek mi?
3. Dünyanın her tarafından getirtilen Yahudilerin yürüttüğü koloniyalist uygulama devam edecek mi, etmeyecek mi?
4. Kudüs’ün statüsü ne olacak? Kudüs Filistinlilerin mi, İsraillilerin mi başkenti olacak. Yoksa Doğu Kudüs Filistin’in, Batı Kudüs İsrail’in mi olacak?
5. Mescid-i Aksa’nın durumu ne olacak? Üçüncü Mabed’i inşa etmek isteyen Yahudiler, Mescid-i Aksa’yı yıkmaktan vazgeçecekler mi?
Bu beş temel konuda bir uzlaşma sağlanamadığı müddetçe sorun çözülmez, Filistin sorunu çözülmediği müddetçe bölge istikrara kavuşamaz.
Üçüncü çatışma sosyo politiktir. İslam dünyası kendini değiştirmek zorundadır.
İran, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Suriye vs. idareden ekonomiye, hukuktan eğitime, sağlıkta, devletler arası ilişkilerde, temel haklar ve özgürlüklere ilişkin algılarda köklü reformlara ihtiyaç vardır.
Ülkelerin iktidar seçkinleri hariç herkes bu konuda hemfikirdir, hemfikir olunmayan şu sorunun cevabıdır: Reformları kim yapacak, hangi yol haritası takip edilecek?
Açık veya gizli, batı dünyası olaylara ve olgulara müdahil olduğundan reform paketlerini ya kendisi yapmak veya İslam dünyasındaki uzantılarına yaptırmak istiyor. İki yüz senedir bu temel bir problem olarak varlığını sürdürüyor, yapılan onlarca reform sosyo-politik bir rahatlama sağlayamadı.
Dördüncü çatışma konusu İslam dininin modern dünyada ki rolüyle ilgilidir.
Batı’dan ithal edilen görüşe göre diğer dinler gibi –özellikle Hıristiyanlık örneğinde- İslam dini özel alana çekilmeli, izafileşmeyi kabul etmeli ve marjinal kalmalı. İslam ise, toplumsal ve kamusal iddia ve hükümleri olan bir dindir; bu Yahudiliğin ve Hristiyanlığın kendini reforme ettiği gibi İslam’ın benzer bir reformu kabul etmeyeceği anlamına gelir.
Müslüman dünya kendi haline bırakılacak olsa, belki de demokratik süreçleri takip ederek sorunların çözümüne yarayacak reformlar yapabilir. Demokratik süreçler yaşandı; Cezayir, Mısır, Tunus, Filistin. Ama her defasında batı desteğinde demokratik süreçler akamete uğradı.
Monarşiler, dikta rejimleri veya otokrat liderler eskisine göre konumlarını daha da sağlamlaştırıp yollarına devam ettiler.
Batı, İsrail ve baskıcı yönetimlerin arkasında dururken, Müslümanların neredeyse tabiatları gereği değişime elverişli olmadıkları algısını yaymakta, bu algıyı medya, eğitim veya akademik çalışmalarla pekiştirmeye çalışmaktadır.
Batı dünyasının müdahil olduğu İslam dünyasına verdiği isim “entegre olmayan boşluk”tur. Bu boşluğu entegre edebilmek için “yaratıcı kaos doktrini” uygulanmaktadır.
Söz konusu doktrine göre bölge Doğu Avrupa veya İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İtalya, Almanya, Japonya’da olduğu gibi yumuşak (soft) ve iç dinamiklerle sistem içinde yer almayacak. Müslümanlar bu tür müdahalelere direnç gösteriyorlar. Yapılması gereken şey bütün yapıları, temel taşları yerinden oynatmak, bölgenin tamamını hallaç pamuğu gibi atmak olmalı. Buna göre Müslüman dünyayı son bileşenine ayırmalı, her bileşeni özerk kılmalı ve bileşenler arasında çatışma yaratmalı.
Sosyo-politik alanda derin bir krizden geçmekte olan bölge öylesine bitkin düşmeli ki, küresel güçlerin empoze ettiği değişimi, daha açık ifadeyle teslimiyeti kabullenmek durumunda kalacaktır. Bu alanda mezhep ve milliyetçilikler, tarihi husumetler en elverişli enstrümanlardır.





















