(The Turkish Post) – ALİ BULAÇ
Başlangıçta tek Tanrı inancı olmadığına inananlar, tek Tanrı fikrinin çok tanrıcılığa göre despot ve inhisarcı olduğunu öne sürenler, animizme de getirdikleri açıklama bu varsayıma dayanır. Buna göre herbir varlıkta bir ruh olduğunu düşünen insan, kendisine gazaplanıp başına bir iş açmasın diye ağaç kesmekten veya beslenmek amacıyla hayvan öldürmekten imtina etmiştir. Öte yandan aynı antropolglar yüzbinlerce yıl avcılık ve toplayıcılık yaparak insanların geçindiğini, kendilerine ait av sahaları açmak üzere ormanları ateşe verdiklerini de yazarlar.
Kaldı ki eğer nesnelere sinmiş bulunan bir ruhun telkin ettiği kutsalın ihlalinden kaçınılmışsa, hayvanlar birbirini öldürmek veya bitkileri koparmak suretiyle beslenmektedirler.
İddiaya göre tek Tanrıcılık kendisiyle birlikte bir dayatmayı da getirdi, fakat dikkatlice bakıldığında çok tanrıcılık, tek Tanrıcılıktan büsbütün kopuk değil. Çok tanrıcılıkta da bütün tanrıların üstünde kadir-i mutlak bir tanrı vardır. Buna Yunan tanrıları Hera, Apollo itiraz etmezdi. İkandinav tanrıları kaderin belirleyiciliğini kabul ederdi; Batı Afrika’nın çok tanrılı dini Yaruba’da diğer tanrılardan üstün Olodumare’den doğmuştur, onun boyunduruğu altında idiler. Hindularda Atman, tüm tanrıların, ruhların ve insanlığın üstünde dünyayı kontrol eder, evrenin, her bireyin ve olayın ruhu, ebedi özüdür.
Çok tanrıcılıkta temel unsur şu ki, bu üstün gücün kendine ait çıkarları, yargıları yoktur; dolayısıyla insanların çıkarları, korkuları, istekleriyle ilgilenmez; savaşta kim galip gelecek, nereye ne miktarda yağmur yağacak bu onun işi, ilgi konusu düşünülmüyordu. Ne Yunanlılar kader için kurban sundular, ne Hindular Atman için mabet inşa ettiler. Bir Hindu eğer evrenin tabii düzenine, ritmine uyup iyinin yanında yer alıp da kötünün varlığını kabul ederse bu yeterdi; fakirlik, yenligi, düş kırıklığı tabii düzenin hiyerarşisinin gereğidir. Kötülük, acı, keder tabii düzende içkindir. Öyle mi?
Eğer öyle ise düş kırıklığına uğradığında veya düşmana yenildiğinde, topluluk neden kendisine gerektiği kadar yardım etmedi diye tanrılara kızıyordu?
ÇOK TANRICILIK HOŞGÖRÜYÜ ÖNGÖRÜYOR MUYDU?
Çok tanrıcılığın hoşgörüyü öngördüğü iddiasına gelince. Bazı antropologlar bu kanaati öne sürer, hatta bunu gerçek çoğulculuk sayar. Çünkü insan hayatıyla ilgilenmeyen bir tanrının altında, her bir insan topluluğunun kendine özgü ve onun tarafını tutan tanrıya tabi tutulmasının en yüksek mertebedeki tanrıyı gazaplandırmaz. Ama herkesin kendine ait ve onun çıkarlarını ve zaferlerini garanti eden tanrı varsa, çıkar çatışmalarında bu tanrılar da birbirleriyle çatışırlar. Hatta temelinde çıkar, yağma ve politik-ekonomik üstünlük elde etme güdüsü olan çatışma ve savaşların görünür sebebi tanrılar arası teolojik farklılık değil mi? Mısırlılar, Romalılar ve Aztekler, yabancı topraklara girdiklerinde Osiris, Jüpiter ve Huitzilopochtli’yi etmediler denir ama Roma’nın Kudüste Yahudilere reva gördüğü zulüm ve ilk dönem Hirsityan tecrübesi bunu yalanlamaktadır. Sezar’a itaati kabul edip ona ibadeti reddeden Hıristiyanlar, 300 sene boyunca utanç verici zulümler gördüler, arenalarda vahşi aslanlara parçalattılar..
Tek Tanrıcılığın tebliğci olması onun baskıcılığının göstergesi değildir. MÖ. 1350’lerde Mısır Firavunu Ahen Aton’un diğer tanrılara karşı tutumu hakkında bize aktarılan bilgiler, Ammon Tapınağı zümresinin yönetimi yozlaştıran iktidar ve sömürü düzenine karşı ancak tek Tanrı inancıyla son verme mücadelesi ışığında okunduğunda bize sağlıklı bir kanaat verir. Roma’nın yıkılışından sonra Ortaçağ boyunca Hıristiyan Kilisesi’nin dini baskı ve dayatmaya başvurması ve buna dayandırılan hidayetçi evrenselciliği “sadece tebliğ” sorumluğuyla ilgili son hükmü vermemize yeterli mesnet teşkil etmez. İslamiyet’in iki ana kaynaığı (Kur’an ve Sünnet), tebliği salt bir diyalog ve iletişim yolu olarak sınırlar, “Din seçiminde zor ve baskıyı” yasaklar (2/Bakara, 256), baskı ve zorbalıkla savaşı “Fitnenin ortadan kalkması” (8/Enfal, 39) amacı olarak görür.
Karen Armstrong haklı olarak çok tanrıcılık hepten yok olmadı, tek Tanrıcı kubbe altında sürdü, der. Nasıl Jüpiter koruyucu tanrı idiyse, İngilizlerin Aziz Georg’u, İskoçya’nın Aziz Andrew’i, Macaristan’ın Aziz Stephen’i, Fransızların Aziz Martin’i özel olarak koruyan ilahi-kutsal güce dönüştüler. Bu doğru ama Müslümanlık azizlere karşılık “velilere, gavslara, kutuplara ve imamlar”a aynı kutsal koruyuculuğu vermemekte direndi, hala direnmeye devam ediyor.
İNSANLAR NEDEN FAZLA TANRI TASAVURUNA YÖNELDİ?
İnsanların neden tek Tanrı’yı bırakıp birden fazla tanrı tasavuruna yöneldikleri cevabı aranması gereken bir sorudur. Belirtmek gerekir ki Tanrı algısının veya ilahi güç ve kutsallığın bir nesneye, bir heykele veya puta indirgenmesi ile “birden fazla tanrı” inancı birbirleriyle ilintili de olsa, yine de farklı şeylerdir. İleride bu konu üzerinde daha ayrıntılı durma fırsatımız olacak. Şu kadarını söylemekle yetineliriz: Bir olan Tanrı’nın birden fazla isim ve sıfata sahip olması akla gelen ilk sebeptir. Diğeri hiç kuşkusuz Nun-u azame bağlamında yüce Allah’ın emri altında itaatle iş gören meleklerin “Allah ve melek” tasavvurunun deforma uğraması bir sebep olarak öne çıkmaktadır.
Ama bizim burada vurgulamak istediğimiz, söz konusu zihni kaymanın, bilinç bulanıklığının ötesinde, zaten insana çoğu zaman herşeyi kontrol eden, kendinden emir ve yasak koyan, dolayısıyla en vahşi, yıkıcı güdüleri belli sınırlar içine çekmek isteyen tek Tanrı algısından putperestliğin daha çekici gelmesidir. Ne de olsa kendi tanrınızı kendi ellerinizle imal edebiliyorsunuz, ona din ve dine göndermelerde bulunarak düzenleyeceğiniz yaşama tarzı, sosyal ve politik sistemi siz berileyebilirsiniz. Hele ölmüş bir şahsiyet ise onun adına putlar veya heykeller dikerek dilediğiniz gibi işlem yapabilirsiniz, onun adına ürettiğiniz din-inanç, ideoloji-doktrin size sosyo politik aygıtı kontrol etme meşruiyetini verecektir.
Hakikatte put konuşmaz, putu onu tasarlayıp diken konuşturur. Panteoda veya Ka’be’de toplanan putların herbiri sosyo sosyo politik ve ekonomik sitemde güçleri oranında temsil peşinde olan kabileler kondaferansyonunun komşu zayıf kabileler, esaret altında tuttukları köle ve yoksullar aleyhindeki güç birliği ve ittifaklarının görünür sembolleridir. Bu açıdan niçin putun sembolik değerinin kutsal ve yol haritası tayin edici yönünün hayli üstünde olduğunu daha iyi anlayabiliyoruz. Arap yarımadasında olduğu gibi Babil veya Filistin bölgesinde yaşayanlar da puta/heykele sembolün dışında anlam yüklemezlerdi. Put onları aşkın güçle yani Tanrı’yla irtibatlı kıldığı kadar onların kabile, grup veya topluluklarının da güç, temsil ve iktidar sembolüdür. Marduk heykeli veya Aşera’yı simgeleyen dikili taşlar tanrının bizzat kendileri değildi ama onlara tapınanlarda öte ve aşkın fikir ve hisler uyandırıyordu.
BİRDEN FAZLA PUT VAR İSE…
Putçuluk veya çoktanrıcılık klan, kabile veya tarihsel-toplumsal durumlara göre iş görmüş olsa da, “tek Tanrı” fikrini tümüyle yok edememiştir. Adına “henoteizm” denen telakkide birden fazla tanrıya inanılsa da, bunlardan birinin veya hepsinin üstünde bir Tanrı’nın varlığı teyid edilir ve yüceltilir. Bu Arap putperestlerinde Allah, Yunan çoktanrıcılığında Zeus idi. Zeus tanrıların tanrısıydı.
Her bir kabilenin kendi putuna sahip çıkması, onu diğer kabilelerden ayırmaya yarayan görünür araçtır. Birden fazla put bir arada ise, iktidar paylaşılıyor demektir. Ama yine de putlar arasında potansiyel kudret farkı ortadan kalkmaz, günün birinde diğerlerine göre kendini daha kudretle hisseden tanrı şeriklerini ortadan kaldırmaya veya denetimi altına almaya kalkışabilir. Tanrılardan biri diğirine göre daha zayıf olabilir ama yine de onu seçen kabileyi temsil ederdi.
Belki de ilk defa Musa aleyhisselamın tevhid inancını deforma uğratan İsrailoğulları, Yahova’yı tek Tanrı olarak savunmakla yetinmediler, Tanrı’yı da temellük üttiler. Yahova sadece onların tanrısıydı, diğerleri goyim idi, onların tanrısı yoktu. Varsa da puttu: “Yerli halkla anlaşma yapmayacaklar, onlara en fuak merhamet göstermeyecekler.”
“Onların sunaklarını yerle bir edin, ayakta tek bir taş bırakmayın, kutsal tüsüleri indirip putlarını ateşe verin.” (Tesniye, 7: 3; 28: 6-48.)























