(The Turkish Post) – ALİ BULAÇ
Denebilir ki; İslam tarihinde ilk bozulmanın başta gelen sebeplerinden biri, kan asabiyetine dayanan akrabalığın sistemi içeriden çürütmesidir.
Tarihçiler, Hz. Osman’ın katledilmesi (24/656) gibi feci bir olayı buna bağlamaktadırlar. Modern literatürde akraba kayırmacılığına nepotizm denir, bugün de nepotizm sosyo-politik sistemi içeriden çürüten başlıca faktörlerden biri olarak rol oynamaktadır.
İki yazıda bu konuyu ele almaya çalışacağız.
Önce Kur’an bakış açısından “yakınlar (Zi’l kurba)”nın nasıl ele alındığına bakalım.
Referans gösterdiğimiz ayetler, “yakınların gözetilip kollanmasını” olumlu, iyiliğin nişanesi gibi gördüğü gibi, bir eylem olarak da yerine getirilmesi gereken bir emir sayar. Göz göz gezdirceğimiz ilk ayet, Ömer bin Abdulaziz’den (öl. 101/720) bu yana Cuma günü hutbenin bitiminde okunan Nahl suresinde yer alan ayet olacaktır: “Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder; çirkin, utanmazlıklardan (fahşadan), kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz.” (16/Nahl, 90.)
Kur’an-ı Kerim’in anahtar ayetlerinden biri olan bu ayette yüce Allah üç emir, üç nehy bildirmektedir. Emirler adalet, ihsan ve yakınları (akrabaları) gözetmek, nehiyler fahşadan, münker ve bağiyden kaçınmak olarak belirlenmiştir. Burada üzerinde duracağımız konu, üç emrin üçüncüsü olan “yakınların gözetilmesi” emridir. (Üç emir ve üç nehiyle ilgili daha geniş bilgi için bkz. (Ali Bulaç, Kur’an Dersleri/Tefsir, V, 328-341.)
“Yakınların gözetimi”nin çeşitleri vardır, tek bör gözetme biçiminden söz edilemez. Gözetip koruma, kollama hem maddi hem sosyal ve manevi alanlarda olur. Kur’an-ı Kerim yakın ve uzak akraba haklarına özel vurgularla dikkat çeker.
Kurtubi, bunun sebeplerinden birinin şanı yüce Allah’ın ismini, kendisinin ‘Rahman’ isminden türettiği ‘rahim (akrabalık)’ hakkını pekiştirmek ve bu bağı korumayı kendi Zatı’nın haklarını gözetmek olarak görmesi olduğunu söyler. Akraba hakları önceliklidir, yoksul ise daha da öncelikli hal alır. İmam Şafii, kapsamı daha da genişletip yazılı anlaşma ile özgürlüğüne kavuşmak isteyen ve kavuşan (mükateb) köleye vermenin de bu ayet gereği olduğuna hükmeder.
Bakara suresinin 177. ayeti, iyiliği (birr) tarif ederken iyiliğin nişanesi olarak “akrabalara iyiliği” de sayar: “Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik (takva, itaat, hayır) değildir. Ama iyilik, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitab’a ve peygamberlere imân eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır.) İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır.”
Genel olarak infaka en yakınlardan başlamakta yarar var, bazı bilginler bunu teşvik etmiştir. Yakınlar hısım ve akraba olabileceği gibi, fiziksel ve sosyal mekan açısından da “yakınlık” düşünülebilir. O halde, bir Müslüman’a yaraşan şey, bizzat kendisinin yoksulu araması, bunun için de en yakınlardan başlamasıdır.
Atıfta bulunacağımız üçüncü ayet İsra suresi 16. ayettir: “Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsraf ederek saçıp-savurma.” (17/İsra, 26.)
Zikrettiğimiz ayetlerden İslam bakış açısından “akrabayı koruma”ya özel bir önem verildiği anlaşılmaktadır. Bunu anlamak da zor değildir.
Sosyal hayatın barış ve sevgi zemininde yürümesinin önemli şartlarından biri yardımlaşma ve dayanışmadır. Hiç kimse sadece kendisi için yaşayamaz, yapıp ettiklerinin sonucunu yalnızca kendi çıkarına, bedensel veya manevi hazzına ve zevklerinin tatminine hasredemez.
İslam, belli bir mali güce sahip insanların topluma karşı sorumlu olduklarına hükmeder. Kur’an-ı Kerim , güç sahibinin yapcağı infakı, o malın sahibinin malı-mülkü saymaz, “Allah’ın kendisine verdiği rızıktan” sayar (2/Bakara, 3.)
Toplumun bir kesiminin yoksulluk içinde yaşaması, bünyede bazı organların zaaf içinde olmasıyla aynı şeydir. Her halükarda zayıf taraf takviye edilmelidir.
İşte söz konusu mülahazalarla Kur’an-ı Kerim, kuvvetli vurgularla Zevi’l erham (aynı rahimden) olanlara yani kardeş olanlar ve Zevi’l kurba (yakın ve uzak akrabalara) karşı sorumluluğu zikreder, aile ve akraba ilişkilerinin rahmet, şefkat, yardımlaşma, maddi ve sosyal sorumluluk temelinde şekillendirilip sürdürülmesini emreder.
Zenginlerin yoksullara karşı sorumluluklarını yeterince yerine getirmemesi bir kusur ancak yakınlara, akraba ve hısımlara karşı sorumluluklarını yerine getirmemesi ilave bir kusurdur. Allah, kardeşleri, akrabayı, yoksulu ve yolda kalmış olanları zenginlerin malında hak sahibi kılmıştır. Binaenaleyh hısımlık ve akrabaya karşı sorumluluğun öncelikli olduğunu söylemek mümkündür.
Bir hadiste Allah’ın Elçisi (s.a.) akrabaya karşı sorumluluğu “hak” olarak tanımlamıştır: “Akrabanın akrabada iki hakkı var: Biri ilgi, yardım, ziyaret ve selamı kesmemesi; diğeri (akrabası muhtaç ise) ona yardım etmesidir.” (Nesai, Zekât, 82; Tirmizi, Zekât, 26).
Bir başka hadiste “Akrabadan ilgiyi, yardım ve desteği kesen cennete giremeyecektir” (Müslim, Birr, 18) buyurmuştur ki İslam bakış açısından “cennete girmemenin ağır bir suç/cürüm sonucu” olduğunu biliyoruz.
İsra 26. ayeti de “akraba haklar”ndan söz etmekte, atıfla yoksul ve yolda kalmışları da hak sahibi kılmaktadır. Bu demektir ki; akraba, yoksul ve yolda kalmışlara yapılan infaklar –mali transferler- basit bir atıyye, yardım değil, bir hakkın yerine getirilmesidir.
Akraba ve yoksullara karşı sorumluluğu yerine getirmenin çeşitli şekilleri vardır. Onların temel ihtiyaçlarını karşılamak, iş güç sahiplerine işlerini yürütmeleri için bir sermaye vermek veya gücü yetmeyenleri evlendirmek (24/Nur, 32) bunlar arasında yer alır.
Başka destek ve yardım yolları da vardır. Ancak akraba ve yakınlara olan sorumluluk, mevki ve makam sahiplerini nepotizme yani akraba bürokrasinin tesisine, statü ve kaynakların haksızca ehliyeti ve liyakati olmayan kimselere tahsis edilmesine meşru gerekçe teşkil etmez.
Bunanla bağlantılı akraba ziyareti yani sıla-i rahim hem aile bağlarını güçlendirir hem toplumsal sermayeye zenginlik katar. Dahası bilim adamlarına göre akraba ziyareti, çağımızın önemli hastalıkları arasında yer alan Alzheimer hastalığına yakalanmamada önemli rol oynar.
Araştırmalar, yalnız yaşayan ve akraba ile ilişkisini kesen insanlarda bunama riskinin daha yüksek olduğunu göstermiştir. Belli bir yaştan sonra akraba veya dostlarla ilişkisini koparmayanlar, geçmişe dönük hafızalarını güçlendirmektedirler. (Akrabaya karşı sorumluluk için ayrıca bkz. 2/Bakara, 83, 180; 4/Nisa, 8 ve 30/Rum, 38).
Ayet, “akrabaya verme”den önce adaleti ve ihsanı zikretmiştir. Sıralamadaki öncelik tesadüfi veya gelişi güzel değildir. Akrabayı kollayıp gözetirken adaletten şaşmamak; verirken de başa kakmamak, minnet altında bırakmamak, sıkça hatırlatıp manen eziyet etmemek, izzet-i nefsini incitmemek ve belki de en önemlisi başkasının hak ve hukukunu ihlal etmemek lazım.
Örneğin biri eğer ehliyet ve liyakat sahibi değilse onu hak sahibi birinin yerine bir görevin başına getirmek adaletsizliktir. “Torpil ve iltimas” akrabaya aslında iyilik değil, kötülüktür. Nepotizm ehliyetsiz kişilerin akraba/yakınlar olmaları hasebiyle görev sahibi kılınmalarıdır. İşte bu işlem zaman içinde “akraba bürokrasisi”ne yol açar. Akraba bürokrasisi, işlerin adaletle ve rasyonel kararlarla verimli ve etkin yürütülmesini önler, böylece sosyo-politik sistemi yozlaştırır.
Sonraki yazıda Hz. Osman ve günümüz nepotizmini ele almaya çalışacağım, inşallah.






















