(The Turkish Post) – TOLGA YAVAŞ
Walking Dead dizisinin distopik dünyasında bir karakter, zombi istilasının ortasında son derece çarpıcı bir gerçeği dile getirir: “Artık mesele sadece hayatta kalmak değil, her şeyin sahibi olmak.” Bu cümle, bir televizyon dizisinin sınırlarını çoktan aşmış; tarihin her döneminde kendini yeniden üreten bir iktidar psikolojisinin özeti haline gelmiştir.
Hayatta Kalmak Yetmez
İnsan, varoluşunun ilk aşamasında hayatta kalmaya odaklanır. Tehdit geçince nefes alır, dinlenir ve devam eder. Ancak tarih boyunca bir kesim için bu döngü hiç kapanmadı. Onlar için tehdit bitmedi; aksine tehdit, bir araç haline geldi.
Otoriter liderler tam da bu psikolojinin ürünüdür. Başlangıçta kaos içinden çıkan, düzeni vaat eden, koruyucu rolüne bürünen figürler olarak sahneye çıkarlar. Ancak düzen sağlandıktan sonra geri çekilmezler. Çünkü artık mesele hayatta kalmak değil, her şeyin sahibi olmaktır.
Acımasızlık Bir Araç Değil, Bir Politikadır
Modern diktatörlüklerin en belirgin özelliği, şiddeti istisnai değil sistemik kılmalarıdır. Stalin’in Sovyetler’inde milyonlarca kişi sadece potansiyel tehdit olduğu için yok edildi. Kuzey Kore’de üç nesil boyunca süren kamp sistemi, tek bir ailenin iktidarını pekiştirmek için araçsallaştırıldı. Suriye iç savaşında kendi halkına kimyasal silah kullanan bir yönetim, dünyaya şunu söylüyordu: Buradaki her şey bana aittir; toprak da, insan da, nefes de.
Bu acımasızlık öfkeden değil, hesaptan doğar. Korku, itaatin en ucuz biçimidir. İnsanları inandırmak zaman alır, para ister, müzakere gerektirir. Korkutmak ise anlıktır ve ölçeklenebilir. Otoriter zihin bunu çok iyi bilir.
Sahiplik Sarhoşluğu
Walking Dead’deki o repliğin derin yankısı tam burada devreye girer. Kıtlık ortamında, sistemlerin çöktüğü bir dünyada bazı karakterler hayatta kalmayı çoktan geride bırakmış ve bir sonraki adıma geçmiştir: kontrol etmek, toplamak, egemen olmak. Negan’ın yarattığı düzen bunun simgesidir. Saviors grubu artık yemek aramıyor; başkalarının yemeğini alıyor. Savunma yapmıyor; başkalarını savunmaya zorluyor. Sistem kurmuş, vergi topluyor, itaat talep ediyordu. Bir post-apokaliptik çete değil, ilkel bir devlet.
Tarihsel diktatörlükler de benzer bir evrim izler. Önce kriz, sonra kahraman, sonra düzen, sonra sahiplik. Venezuela’da petrol gelirlerinin tüm rakipleri ezmek için kullanılması, Rusya’da oligark ekonomisinin Kremlin’in uzantısına dönüşmesi, Belarus’ta seçim sonuçlarını yok sayan bir yönetimin onlarca yıl yerinde kalması; bunların hepsi aynı evrimin farklı sahneleridir.
Halkın Payına Düşen
Bu tabloda sıradan insanın rolü trajik biçimde sabittir: kaynak olmak. Otoriter sahiplik ideolojisinde halk, yönetilmesi gereken bir kalabalıktır. Fikirler tehdit, örgütlenme suç, eleştiri ihanettir. Çünkü gerçek sahiplik, zihinlerin de teslim alınmasını gerektirir.
Nitekim modern otoriter rejimlerin en sofistike silahı artık panzehir değil algoritmadır. Sosyal medya manipülasyonu, seçilmiş gerçekler, devlet medyası aracılığıyla şekillendirilen hafıza; bunların hepsi aynı amaca hizmet eder: insanların neye sahip olduklarını unutturarak, her şeyin zaten tek bir elde olduğu yanılsamasını sürdürmek.
Son Söz
Walking Dead’in o repliği bir dizi için yazılmıştı. Ama insanlık tarihi, bu cümlenin yalnızca kurgu olmadığını defalarca kanıtladı. Hayatta kalmakla yetinmeyen, her şeye sahip olmak isteyen zihin; zombi istilasında da, petrol zengini bir otokraside de, oy sandıklarını yakan bir lider ofisinde de aynı yüzle karşımıza çıktı.
Belki de asıl soru şudur: Biz, yani hayatta kalmaya çalışanlar, bu döngüyü ne zaman ve nasıl kıracağız?























