(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
İngiltere son 10 yılda yedi farklı başbakan gördü. David Cameron’ın Brexit referandumunun ardından istifa etmesiyle başlayan süreçte Theresa May, Boris Johnson, Liz Truss, Rishi Sunak, Keir Starmer ve son olarak göreve gelen yeni lider, ülkenin ekonomik sorunlarını çözme vaadiyle iktidara geldi. Ancak değişen isimlere rağmen Britanya ekonomisinin temel sorunları aynı kaldı. Hayat pahalılığı arttı, ücretler enflasyon karşısında eridi, kamu hizmetlerinin kalitesi geriledi ve seçmenlerin siyasete olan güveni zayıfladı.
Aslında İngiltere’nin yaşadığı kriz son birkaç yılın değil, yaklaşık yirmi yıllık bir ekonomik durgunluğun sonucu. 2008 küresel finans krizinden sonra ülke ekonomisi büyümeye devam etse de bu büyüme geçmiş dönemlerle kıyaslandığında oldukça düşük kaldı. Ekonominin en büyük problemi ise üretkenlikte yaşanan duraklama oldu. Çalışan başına üretilen katma değer yıllardır istenilen hızda artmıyor. Üretkenlik artmayınca şirketlerin ücretleri yükseltmesi zorlaşıyor. Sonuç olarak milyonlarca çalışan, ekonomik büyümeden pay alamıyor.
Bu tablo özellikle orta sınıf üzerinde ciddi baskı oluşturdu. İngiltere uzun yıllar boyunca yüksek yaşam standardı ve güçlü alım gücüyle Avrupa’nın en cazip ekonomilerinden biri olarak görülüyordu. Ancak bugün birçok İngiliz aile, artan kira fiyatları, enerji faturaları ve gıda maliyetleri nedeniyle yaşam standartlarının gerilediğini düşünüyor. Son yıllarda maaşlarda artış yaşansa bile yüksek enflasyon bu kazanımların önemli bölümünü ortadan kaldırdı.
Ekonomik sıkıntıların en önemli nedenlerinden biri de yatırımlardaki zayıflık. İngiltere uzun süredir altyapı, ulaşım, konut ve sanayi yatırımlarında benzer gelişmiş ülkelerin gerisinde kalıyor. Özellikle Londra ile ülkenin kuzeyi arasındaki ekonomik fark her geçen yıl daha belirgin hale geliyor. Sermaye ve nitelikli iş gücü büyük ölçüde Londra çevresinde yoğunlaşırken, birçok sanayi bölgesi yeterli yatırımı çekemiyor. Bu durum hem bölgesel eşitsizlikleri artırıyor hem de ülkenin genel büyüme potansiyelini aşağı çekiyor.
Brexit de ekonomideki belirsizliği artıran en önemli gelişmelerden biri oldu. Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı İngiltere’ye ticaret politikalarında bağımsız hareket etme fırsatı sundu ancak Avrupa ile ticaret yapan şirketler için yeni bürokratik yükler oluşturdu. İhracat maliyetleri yükseldi, bazı uluslararası şirketler yatırımlarını başka Avrupa ülkelerine kaydırdı ve yabancı yatırım girişinde yavaşlama yaşandı. Bununla birlikte ekonomistler, İngiltere’nin bugün karşı karşıya olduğu tüm sorunların Brexit’ten kaynaklanmadığını, düşük üretkenlik ve yatırım eksikliği gibi problemlerin referandumdan önce de var olduğunu vurguluyor.
Son yıllarda kamu maliyesi de giderek daha büyük bir baskı altına girdi. Vergi yükü son on yılların en yüksek seviyelerine ulaşmasına rağmen vatandaşların aldığı kamu hizmetlerinde belirgin bir iyileşme görülmedi. Ulusal Sağlık Sistemi’nde (NHS) randevu süreleri uzadı, hastanelerde personel açığı büyüdü, yerel yönetimlerin bütçeleri daraldı ve eğitim ile ulaşım altyapısında yatırım eksikliği daha görünür hale geldi. Bu durum seçmenlerde “daha fazla vergi ödüyoruz ama daha kötü hizmet alıyoruz” algısını güçlendirdi.
Başbakanların kısa sürede çözüm üretememesinin temel nedeni ise karşı karşıya oldukları sorunların yapısal olması. Bir hükümet birkaç yıl içinde verimliliği artıracak, yeni sanayi yatırımlarını hayata geçirecek ve iş gücünün niteliğini yükseltecek dönüşümü gerçekleştiremiyor. Üstelik pandemi, enerji krizi, küresel enflasyon dalgası ve jeopolitik gelişmeler de hükümetlerin hareket alanını daralttı. Ekonomi her dış şokta yeniden yavaşlarken siyasi faturayı ise görevdeki başbakan ödedi.
Bu nedenle İngiltere’de yaşanan lider değişimleri çoğu zaman ekonomik başarısızlığın sonucu oldu, çözümü değil. Theresa May Brexit’i yönetemediği için görevden ayrıldı. Boris Johnson pandemi sonrası yaşanan siyasi krizler nedeniyle koltuğunu kaybetti. Liz Truss’ın kısa süren başbakanlığı ise piyasalarda güven kaybına yol açan vergi politikaları nedeniyle tarihe geçti. Rishi Sunak enflasyonu düşürmeyi başarsa da büyüme sorununu çözemediği için seçmen desteğini koruyamadı. Yeni hükümet de benzer yapısal sorunlarla karşı karşıya bulunuyor.
Bugün İngiltere’nin önündeki en büyük sınav, yalnızca enflasyonu kontrol altına almak değil, uzun yıllardır devam eden düşük büyüme döngüsünü kırabilmek. Bunun için üretkenliği artıracak yatırımların hızlandırılması, teknoloji ve sanayi politikalarının güçlendirilmesi, eğitim sisteminin iş gücü piyasasına uyumlu hale getirilmesi ve bölgesel kalkınma farklarının azaltılması gerekiyor. Aksi halde ülke yeni başbakanlar görmeye devam edecek ancak seçmenin günlük hayatını belirleyen ekonomik tablo değişmeyecek.
İngiltere’nin son on yılda yaşadığı siyasi istikrarsızlık, aslında ekonomik istikrarsızlığın bir yansıması. Seçmenler her seçimde yeni bir liderden çözüm bekliyor ancak sorunlar kişilerden çok daha derin. Yapısal reformlar hayata geçirilmediği sürece başbakanların değişmesi yalnızca siyasi vitrin değişikliği olmaktan öteye geçemeyecek. Bugün Britanya’nın asıl ihtiyacı yeni bir liderden çok, uzun vadeli ve sürdürülebilir bir ekonomik dönüşüm programı olarak görülüyor.






















