(The Turkish Post) – MUSTAFA ÖZEL’İN RÖPORTAJI
Prof. Dr. Doğu Ergil’le yaptığımız ve ilk bölümünde yeni “süreç”, PKK’nın silah bırakması ve barış sürecini yorumladığı röportajımız büyük yankı uyandırdı. Okurlarımızın büyük ilgisini gören röportajın ikinci bölümünü de bugün yayımlıyoruz.
Sosyolog Doğu Ergil, röportajımızın ikinci bölümünde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması, merkez sağ veya siyasal merkez tartışmalarını ve PKK’nın silah bırakma kararı sonrası Türkiye’de “nelerin olabileceğine” dair değerlendirmelerini bizimle paylaştı.
Ergil’e göre uzun vadede İmamoğlu’nun tutuklu kalması ‘iktidar-muhalefet gerilimini’ daha da derinleştirir; “Zaten kutuplaşmış olan siyasi ortam daha da sertleşebilir.” Ergil, “Bu durum, siyasetteki diyalog kanallarının tamamen tıkanmasına neden olur; seçim sürecinin olumsuz etkileneceği anlaşılınca iktidar yönetemez hale gelebilir. Hükümet bunu göze alamaz” diyor.
Doğru Ergil, yeni dönemde yakalanan fırsat iyi değerlendirilmezse yepyeni sorunlar da üretebilir. Ergil’e göre Cumhur İttifakı, PKK’nın silah bırakma kararı ile yeni bir “başarı hikayesi” anlatabilir ve toplumu da buna ikna edebilir. Ergil’e göre CHP “sürece” destek vererek pozisyonunu daha da güçlendirebilir ancak parti içindeki ulusalcı tabanı milliyetçi partilere kaptırma “tehlikesi” de bulunuyor. DEM Parti açısından sürecin “getireceklerini” yorumlayan Ergil, “İktidar DEM’le değil doğrudan Abdullah Öcalan ile anlaşma yaparak onu yeni ‘sivil’ Kürt siyasal hareketinin tartışmasız önderi ve tek-seçicisi haline getirmiştir” ifadesini kullanıyor.
TurkishPost okurlarını Doğu Ergil röportajının ikinci bölümüyle başbaşa bırakıyoruz…
**
İMAMOĞLU’NUN TUTUKLANMASI: SEÇİM DİNAMİKLERİ DE DEĞİŞEBİLİR…
Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması ve onunla ilgili arkası kesilmeyen davaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu yaşananların yargı bağımsızlığı açısından ne gibi sonuçları olur?
Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması mevcut rejimin evrensel hukuk standartlarından olduğu kadar siyasetin rekabetçi karakterinden de uzaklaştığının bir göstergesidir. Oldukça daralan siyaset zemini, toplumun geniş bir kesimini kaygılandırmaktadır. Seçme ve seçilme hakkına müdahale, iradesini belirtmek açısından elinde çok az araç kalan toplumda beklenmedik bir tepki doğurmuş ve hükümetin beklemediği protesto gösterilerine yol açmıştır. Kurumsal (partili) muhalefetin çapını aşan bir ‘toplumsal muhalefetin’ oluştuğu ve büyüdüğü görülmektedir. Eğer bu genişleyen muhalefet, etkisini giderek duyuracak olan (PKK sonrası) Kürt siyasal hareketlenmesi ile bütünleşirse hem siyasette hem hukuk sisteminde önemli değişiklikler olabilir.
Ekrem İmamoğlu tutuklandığından beri muhalefete baskı algısı güçlenmiştir. İktidarın muhalefeti bastırmaya çalıştığı yönünde ulusal ve uluslararası algı koyulaşmış ve hükümetin aleyhine çalışmaktadır. Bu da Türkiye’nin imajını özgürlükler skalalarındaki düşüş oranında azaltmakta, itibar kaybettirmektedir. Bunun bir sonucu, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına çıkarılan vize zorluklarıdır.
İktidarın baskıcı ve yasakçı tavrı sürdüğü taktirde seçim dinamikleri de değişebilir.
‘REJİMİN MEŞRUİYETİNİ SORGULANIR HALE GETİRDİ’
Nasıl değişebilir seçim dinamikleri?
Ekrem İmamoğlu ve siyasî (hükümete muhalefet eden) kişiler tutuklu kaldıkları sürece iktidar-muhalefet gerilimi derinleşir; yargının yürütmenin sopası olma yargısı yerleşir. Zaten kutuplaşmış olan siyasi ortam daha da sertleşebilir. Bu durum, siyasetteki diyalog kanallarının tamamen tıkanmasına neden olur; seçim sürecinin olumsuz etkileneceği anlaşılınca iktidar yönetemez hale gelebilir. Hükümet bunu göze alamaz. Ne kendisini iktidarda tutabilecek genişlikte bir siyasal tabanı, ne de onu zorla iktidarda tutacak yandaş bir ordu vardır.
Hukuktan uzaklaşmanın ve keyfileşmenin uluslararası yankıları da vardır. Dünya özgürlükler skalasında Türkiye o kadar aşağı düşmüştür ki Türkiye’nin hukuk devleti olma hedefinden uzaklaşmasının, demokratik ülkelerle olan ilişkilerinde siyasal olduğu kadar (AB üyeliği gibi), malî işlerde görülen usulsüzlükler de çeşitli sorunlar yaratmaktadır. Uluslararası düzlemde Türkiye’ye daha fazla yaptırım uygulanmamasının nedeni Avrupa’yı istikrarsızlaştırabilecek milyonlarca mülteciyi ülkesinde tutmasıdır.
Sonuç: Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, İmamoğlu yanında birçok kişinin hukukî olmaktan çok siyasi nedenlerle tutuklanması, cezalandırılması, yıllarca hapiste tutulması, rejime güveni aşındırmış ve meşruiyetini sorgulanır hale getirmiştir.
**
‘CUMHUR İTTİFAKI BİR BAŞARI HİKAYESİ ÜRETEBİLİR’
PKK’nın silah bırakması sonrası Türkiye siyasetinde ne gibi gelişmeler beklenebilir?
Yeni dönemin birçok fırsat içerdiği kadar iyi yönetilmezse yeni sorunlara yol açacağı söylenebilir. Her iki istikameti de belirleyecek olan siyasal aktörler, seçmen eğilimleri, kurumların ve toplumsal yapıların yeni meydan okumalara ne ölçüde uyum sağlayacağıdır.
Siyasal alanda şunları gözlemleyebiliriz: İktidar (Cumhur ittifakı) olaylardan bir başarı hikâyesi üretebilir. Hükümet bu gelişmeyi “terörü bitirdik” şeklinde sunarak özellikle milliyetçi seçmen kitlesi nezdinde desteğini güçlendirebilir. Barış sürecinin evrimi ve tabanlarının gelişmeleri nasıl değerlendirdiklerine bağlı olarak MHP ile AK Parti arasında yeni bir denge oluşması beklenebilir. İşler kötü giderse iki parti arasında ittifakı olumsuz etkileyecek bir kırılganlık oluşabilir. İyi giderse AKP, başarıyı üstlenip MHP’nin “kâr payını” azalttığı için aralarının açılmasına da neden olabilir.
Biraz sürecin iyi işlemesi, biraz ‘Saray’ ile İmralı arasında varılacak anlaşmalar ile AKP’nin Kürt oylarının bir kısmı geri kazanılabilir. Ama özellikle DEM Parti seçmeninin AKP’ye olan derin güvensizliği nedeniyle, AKP’nin Doğu ve Güneydoğu’daki oy kayıplarını bütünüyle telafi etmesi mümkün değildir.
‘İKTİDAR, ÖCALAN’I YENİ KÜRT SİYASAL HAREKETİNİN TARTIŞMASIZ ÖNDERİ HALENE GETİRDİ’
CHP açısından bakınca: Çözüm sürecine destek vererek, tek başına AKP’nin taşıyamayacağı siyasal değişiklerin yapılmasına, “devlet aklına sahip çıkarak” katkıda bulunursa, pozisyonunu güçlendirebilir. Ancak bunu, ulusalcı-milliyetçi tabanını rahatsız etme karşılığında yapar ve belki bu destekçilerini daha milliyetçi partilere kaptırabilir.
DEM Parti açısından bakınca: Silahlı çatışmanın sona ermesiyle birlikte daha belirgin bir siyasal aktör haline gelir. Ancak çok kişinin beklediği “PKK gölgesinden” sıyrılmayı ve kayyımlarla yitirdiği yerel yönetimlerde daha güçlü hale gelmeyi sağlayabilir mi bilinmez. Çünkü, iktidar DEM’le değil doğrudan Abdullah Öcalan ile anlaşma yaparak onu yeni ‘sivil’ Kürt siyasal hareketinin tartışmasız önderi ve tek-seçicisi haline getirmiştir.
PKK sonrası dönem demokratikleşme gündeminin önünü açabilir mi?
Kısa yanıt: “Açılması lazım, çünkü sistem bu merkeziyetçi, keyfî, hukuktan kopuk yapısıyla yeni dönemi yönetemez. Silahlı mücadeleye dönülmez ama öyle geniş çaplı sivil direnişler uç verir ki hayat kitlenebilir.”
Bu nedenle, herkesin kabul edeceği bir uzlaşma ve onarım merkezi olarak TBMM çatısı altında demokratik, çoğulcu, kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, ifade özgürlüğü dahil temel hak ve özgürlükleri güvenceye alan, halk iradesini aracısız siyasete taşıyabilecek kurumlaşmanın kapısını açacak reformlara ilişkin yasalar tez elden çıkarılabilir, çıkarılmalıdır. Bu doğrultuda yeni bir Anayasa yapımı elzemdir. Bu anayasada, yerel yönetimlerin merkezi vesayetten kurtarılması esas olmalıdır. Siyaset, iktidarı ele geçirip, devlet üzerinden kazanç ve güç devşirme çabası olmaktan çıkıp, unuttuğumuz kamu yararı temelli bir uğraş haline gelmelidir.
Tabii bu fırsat, “bölüneceğiz” paranoyası ve güvenlikçi-yasakçı uygulamalarla bir kez daha heba edilirse, artık bu hastalıklı siyasal sistemin sürdürülmesi mümkün değildir. Oluşumundan sonraki ilk yüz yıl sonunda yine “Avrupa’nın hasta adamı” olarak anılmak Türkiye’ye yakışmıyor; üstelik bu sefer Avrupalılık kimliğini de taşımıyorken!
PKK’nın silah bırakacağı/bıraktığı yeni dönemde Orta Doğu bağlamında neler görebiliriz?
PKK’nın silah bırakma kararı, Suriye’deki Kürt grupların, özellikle YPG’nin Suriye bağlamında daha özerk hareket etmesine, en azından bu doğrultuda itham edilmesine (terör örgütüyle bağlantılı olmak) engel olur. Ama zaten YPG bir Suriye oluşumu olduğunu ve kendi kararlarını Suriye bağlamında verdiğini ilan etmişti. Önemli olan Türkiye siyasal ve güvenlik kadrolarının Suriye’deki bu Kürt bölgesel oluşumunun varlığını ne kadar süre bir tehdit olarak algılayacak, ne zaman onunla yakınlaşıp Suriye’deki etkisini, geçici iktidar olan Cihatçılar yerine Suriye Kürtleri üzerinden kuracaktır?
PKK’nın Irak’taki varlığının sona ermesi, Türkiye ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi arasındaki ilişkileri olumlu yönde etkileyebilir. Bu gelişme, sınır güvenliği ve ekonomik işbirliği açısından yeni fırsatlar sunabilir.
Bir de İran konusu var.
İran’la ilgili neler yaşanabilir sizce?
ABD ve İsrail liderlikleri, mevcut yönetimiyle, nükleer ve dış politikasıyla kendileri için bir güvenlik riski oluşturduğunu ve bu ülkeyi istikrarsızlaştıracaklarını ilan ettiler. Bu söz konusu olursa, İran’ın halklarından biri olan ve çoğunlukla Kürdistan adlı vilayette (Ostan-e Kordestan) yaşayan Kürtler, Tahran’a karşı harekete geçirilebilir. PJAK adlı silahlı örgütü sahaya çıkarak Kürt bölgesinin özerk bir statüye kavuşması için mücadele edebilir. Bu bağlamda PKK’nın Irak’ta terk edeceği silahların PJAK’a verilmesi için ABD’nin istekte bulunduğu iddiaları ortada dolaşıyor.
Durum ne olursa olsun bir zaman sonra Türkiye’nin güney ve doğu sınırlarında üç özerk Kürt bölgesi/yönetimi ortaya çıkabilir. Kuvvetli bir tahminle Türk devlet aklı, bu olası gelişmeleri ciddi bir tehlike olarak algılamış ve Abdullah Öcalan üzerinden Kürtlerle barışını yapmak için harekete geçmiştir.
PKK’nın etkili olduğu YPG ve PJAK (Özgür Yaşam Partisi), yeni dönemde Türkiye buna olanak tanıdığında Ankara ile iyi ilişkiler geliştireceklerdir. Bu, Türkiye’nin her iki ülkenin geleceğinde de etkili bir aktör olmasını sağlayabilir.
Genel olarak, Türkiye’nin kendi içinde barışını yapması ve sınır ötesindeki Kürt nüfuslarla geliştireceği dostane ilişkiler hep korkulan “Kürtlerle bölüneceğiz, küçüleceğiz” düşüncesinden “Kürtlerle güçleneceğiz” düşüncesine varırsa, güvenlik endişeleriyle oluşan militarist zihniyetten, demokrasisinin güvenlikçi kaygılarla iğdiş edilmesinden ve hukuk devletinden uzaklaşarak ekonomik gelişmesinin şartlarını yok etmekten kurtulmak mümkündür. Güçlü, istikrarlı, güvenli, müreffeh ve çağdaş dünya ile uyumlu, ama her şeyden önce kendi halkıyla barışık demokratik bir devlet haline gelir; gelebilir.
Bakalım Türkiye halkı ve yöneticileri, kaybedilen 18 ve 19. yüzyıllardan, ikinci yarısı ıskalanan 20. ve ilk çeyreği heba edilen 21. yüzyıldan sonra çağdaş uygarlıkla mesafesini kapatabilecek mi?
**
DEMOKRASİYE YÖNELİK TEHDİT NEDİR?
Doğu Bey, Türkiye’de demokrasinin bugünkü durumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Demokrasiye dair en büyük yapısal tehdit nedir?
Uluslararası Demokrasi Endeksi’ne göre Türkiye, “hibrit rejim” kategorisinde yer almakta ve 167 ülke arasında 103. sırada bulunmaktadır. Bu sınıflandırma, seçimlerin özgür ve adil olmasını engelleyen usulsüzlükleri, yolsuzluğun yaygınlığını, hukukun üstünlüğünün zayıflığını ve sivil toplumun güçsüzlüğünü işaret etmektedir.
Yargı bağımsızlığı konusunda yapılan araştırmalar, 2010’dan itibaren yargının bağımsızlığında ciddi bir aşınma yaşandığını ortaya koymaktadır. Bu durum, yargının siyasi müdahalelere açık hale gelmesine ve hukukun üstünlüğünün zedelenmesine neden olmuştur.
Demokrasiye yönelik başlıca tehdit nedir diye sorulacak olursa…
Nedir?
Siyasal kamplar ve kültürel kümeler arasında duygusal kopuş ve siyasal kutuplaşma denebilir. Araştırmalar, Türkiye’de farklı siyasi partiler etrafında toplanan taraftarların birbirlerine karşı artan duygusal soğukluk ve siyasal hoşgörüsüzlük sergilediğini ortaya koymuştur. Bu da farklı görüşlerin bir arada yaşamasını zorlaştırmaktadır.
Toplumsal-siyasal kutuplaşmayı en çok iktidar yanlısı imtiyazlı medya organları beslemekte, onların karşısında konumlanan imkânları sınırlı muhalif medya da genellikle savunma halinde asimetrik bir mücadele vermektedir.
Bu alanda bile sınırsız imkânlarıyla iktidar, sosyal medya platformlarında bilgi akışını kontrol etmeye çalışmakta, ifade özgürlüğünü tehdit etmektedir. Bu durumu ‘dijital faşizm’ ve bilgi manipülasyonu olarak niteleyen kimi yorumcular, demokratik toplum düzeninin zarar gördüğü kanısındadır. Gerçekten de sosyal medya platformlarını zehirleyen yalan haber, iftira ve karalama kampanyaları, tahrik edici ve ayrıştırıcı bir rol oynamakta, toplumsal güven duygusunu tahrip etmektedir.
Toplumsal kutuplaşmayı besleyen nedenlerden biri de sosyal ve ekonomik eşitsizliklerdir. Türkiye’de gelir dağılımındaki adaletsizlik, toplumsal kutuplaşmanın önemli nedenlerinden biridir. En zengin yüzde 1’in geliri, en yoksul yüzde 50’nin gelirinin yaklaşık 20 katıdır. Bu eşitsizlik, farklı sosyo-ekonomik gruplar arasında çıkar çatışmalarına ve siyasi kutuplaşmaya zemin hazırlamaktadır.
Bir diğer gerginlik kaynağı da kültürel ve etnik çeşitliliğin ‘tekçi’ siyasal kültür nedeniyle inkâr edilmesi, bölünme endişesi olmasıdır. Etnik temele dayanan ulusal kimlik tanımı ve tüm aksi söyleme rağmen dinsel hoşgörüsüzlük, ulus bilincinin oluşmasında “arıza” yaratmış, dayanışmacı olmaktan çok çatışmacı bir toplum bilinci yaratmıştır. Araştırmalar, Türkler ve Kürtler, Sünniler ve Aleviler, Müslümanlar ve gayrı Müslimler arasında karşılıklı sevgi ve güven eksikliğinin ciddi boyutlarda olduğunu göstermektedir. Siyasî (özellikle liderlerin) söylemlerdeki ayırımcı ve suçlayıcı-dışlayıcı içerik, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmektedir.
Uzmanlar, toplumun önemli bir kesiminin siyasilerin söylem ve davranışlarını kutuplaşmanın başlıca nedeni olarak görmektedir. Nitekim, toplumun yaklaşık yüzde 58’i hayatlarının bir döneminde ayrımcılığa uğradığını belirtmiştir. Özetle, demokrasiyi yasalar değil, onun değerine inanan toplum koruyabilir. Bunun için bir dizi önlemin alınması gerekir.
TÜRKİYE DEMOKRASİSİ TARİFİ: ÇÖKÜŞ HALİ…
Demokrasiyi koruyacak önlemler nelerdir bu durumda?
BİR: Yargı bağımsızlığının sağlanması yani, yargının siyasi müdahalelerden arındırılması ve hukukun üstünlüğünün tesis edilmesi.
İKİ: Sosyal ve ekonomik adaletin sağlanması. Unutulmamalıdır ki en büyük insan hakları ihlâli yoksulluktur. Gelir dağılımındaki adaletsizliklerin giderilmesi, toplumsal huzurun sağlanmasına katkı sağlayacağı bibi yoksul tabakaların hükümetin eline bakan edilgin, manipüle edilen yurttaşlar olmasını engelleyecektir.
ÜÇ: Kutuplaşmış ve dayanışmasını büyük ölçüde yitirmiş olan toplumlarda uzlaşı, hoşgörü ve farkındalık kültürünün her düzeyde yaygınlaştırılması (okullarda, iş ilişkilerinde, kamu hizmetinde ve siyasette) elzemdir. Bunun için bir eğitim seferberliği gereklidir.
Bugün Türkiye’deki demokrasiyi nasıl tarif edersiniz?
Bugün Türkiye’de demokrasinin durumunu en iyi ifade eden cümle şu olabilir: “Otoriter eğilimlerin ivme kazandığı, güçler ayrılığının güçler birliğine dönüştüğü, kurumların yerini keyfi uygulamalara bıraktığı bir çöküş hali…” Bu duruma rağmen siyasal partilerin, parlamentonun ve seçimlerin olması bu rejime “hibrit” denmesine neden oluyor.
Pekiyi demokrasiye dönüş mümkün mü? Rejimdeki yozlaşmanın ana nedeni olan hükümetin oylarında azalma, sivil toplum ve yerel yönetimler düzeyinde son dönemde sergilenen direncin seçim sonuçlarına yansıyabileceği düşünülebilir. Ancak seçimle gelecek değişimin yapısal reformlar ve uzlaşma-müzakere kültürünü yerleştirecek programlarla desteklenmesi gereklidir.
**
‘KUTUPLAŞMA DİNAMİKLERİ MERKEZ ZEMİNİ BÜYÜK ÖLÇÜDE AŞINDIRDI’
Sizin de üzerinde çokça durduğunuz bir kavramı sormak istiyorum. Türkiye siyasetinde “merkez” kavramı hâlâ geçerli mi sizce? Yoksa siyaset tamamen kimlikler üzerinden mi şekilleniyor?
Türkiye’de bugün geleneksel anlamda güçlü ve istikrarlı bir siyasal merkezden söz etmek oldukça zordur. Siyasal merkez, genellikle aşırılıklardan uzak, toplumsal farklılıkları birleştirme kapasitesi olan, makuliyette buluşma ve uzlaşı zemini sunan bir siyasi çizgiyi ifade eder. Ancak iktidarın tercih ettiği siyaset yapma biçimi olan son yılların çatışma ve kutuplaşma dinamikleri, bu merkez zemini büyük ölçüde aşındırmıştır.
İktidar, toplumda var olan kültürel ve inançsal çeşitliliği bağdaştırıcı ve uzlaştırıcı bir yaklaşımdan çok onları ayrıştırıcı davranmış, bir kesimi siyasetin merkezine taşıyarak kendisini destekleyecek tabanı oluşturmuştur. Daha önceki siyasal gelenekten gelen lâik-dindar, Türk olan-olmayan karşıtlıklarına, dindar Sünni Müslüman olan-olmayan; Batılı-Batı karşıtlığı; laiklik-laiklik karşıtlığı boyutlarını ekleyerek ciddi bir ayrışma, kutuplaşma yaratmıştır. Bu durum kültürel, etnik ve siyasal saflaşmaya veya karşıtlığın siyasal fay hatlarına dönüşmesine neden olmuştur. Toplumsal dayanışma ve ulusal (siyasal) birlik duygusu ciddi biçimde zayıflamıştır.
Siyasal iklimin, biz ve onlar” ayrımı üzerinden oluşması…
Neye yol açmıştır?
Merkez siyasetin değil, uçlara yakın ve daha duygusal-ideolojik konumların tahkimine yol açmıştır. Bu durumu daha da pekiştiren olgu, AKP’nin merkez sağdan çekilmesidir. AKP, 2000’li yılların başında merkez sağın temsilcisi olarak görülüyordu. Ancak zamanla daha muhafazakâr, milliyetçi ve otoriter bir çizgiye kayarak merkez sağı boşalttı. Bu boşluğu bugüne dek tam anlamıyla doldurabilen bir parti çıkmadı. Bu da karşıt siyasal ve kültürel kimliklerin ve aidiyetlerin siyaset sahnesini iyice kutuplaştırmasına neden oldu. Merkez siyasetin gerektirdiği uzlaşmacı ve müzakereci tavır gelişemedi.
‘ÇÖKEN MERKEZ SİYASETİN YERİNİ KİMLİK SİYASETİ ALDI’
Merkez siyaset neden çöktü?
Türkiye’de merkez siyasetin çöküşünün ana nedeni kuvvetler ayrılığına ve hukukun üstünlüğüne son veren otoriter siyasal tercihlerdir. Çöken merkezin yerini kimlik siyaseti aldı.
Son 20 yıldaki siyasal kutuplaşmanın temelini de büyük ölçüde kimlik siyaseti oluşturdu:
Sünni-Müslüman kimliği, siyasal meşruiyetin ana taşıyıcısı haline geldi. Kürt kimliği, hem baskı altında tutuldu hem de siyasal temsili kriminalize edildi. Laik–muhafazakâr ayrımı, toplumu derin fay hatlarına böldü. Medya ve yargı gibi kurumlar, taraftarlığın, ama daha çok iktidarın, propaganda araçlarına dönüştürülerek merkezden ve makuliyetten uzaklaştırıldı. Bu durum, ortak zemini ve toplumsal istikrarı ifade eden “siyasal merkez”in boşalmasına ve “ya bizdensin ya onlardan” anlayışının hâkim olmasına yol açtı. Toplum kutuplaştı ve gerildi.
Siyasal merkezin yeniden inşası mümkün mü?
Kısa yanıt: Evet mümkün ama şartları var.
Siyasal merkezin yeniden inşası, demokratik normların güçlendirilmesine, kurumsallığın yeniden tesisine, kuvvetler ayrılığına, bağımsız yargıya, özgür medyanın varlığına ve toplumsal barışa bağlıdır. Bu nedenle PKK sonrası dönemin bu dönüşümü sağlayacak fırsat olarak görülmesi çok önemli.
Bu bağlamda 2023 seçim sürecinde muhalefet bloğunun (Millet İttifakı) oluşturduğu çatı, merkez arayışına yönelik bir denemeydi; ancak siyasal fırsatçılık başarılı olmasına izin vermedi.
Genç kuşakların kimlik siyasetinden uzaklaşma eğilimi göstermesi ve daha fazla bireysel özgürlük, liyakat ve şeffaflık talep etmesi, merkezin yeniden doğuşu için umut verici bir kaynaktır.
Özetle: Bugün Türkiye’de işleyen bir “siyasal merkez”den çok, derinleşmiş kimlik temelli kutuplaşma ve kamplaşmalar söz konusudur. Ancak bu durum sürdürülebilir değildir. Siyasal merkez; toplumsal uzlaşma, kurumsal istikrar, ifade özgürlüğü, işleyen bir adalet mekanizması ve sisteme güven temelinde yeniden inşa edilebilir. Aksi takdirde, siyaset, kimlik grupları (siyasal ve kültürel cemaatler) arası bir çatışmalar devam eder ve toplumsal barışın oluşup kurumlaşmasını engeller. Türkiye’nin bu savrulmaya ve zaman kaybına tahammülü kalmamıştır.
‘YENİDEN GÜÇLÜ BİR SİYASİ MERKEZE İHTİYAÇ VAR’
CHP’nin son yıllarda ‘merkez’e yaklaştığını savunan yorumlar da mevcut. Katılıyor musunuz?
CHP, özellikle son yıllarda daha kapsayıcı, merkeze yakın bir konum tutmaya gayret ediyor. Parti yönetimi de buna uygun bir dil benimsedi. Ancak, özellikle kırsal nüfusun hafızasında yaşatıla gelen ve geleneksel kanı/yerel önderlerin tekrarıyla sürdürülen aşırı merkeziyetçi ve buyurgan tarihsel bagajı buna engel oluyor. Buna bir de içinde barındırdığı sol-ulusalcı-devletçi ve gelenekçi kanatlar arasında sıkışmış iç dengeleri ve saflaşmaları eklemek lazım. Bunlar, nedeniyle CHP yakın zamana kadar kararlı bir merkez inşasını başarabilmiş değildir.
DEVA Partisi , Gelecek Partisi ve İYİ Parti gibi ‘yeni’ partilerin konumlanışını nasıl görüyorsunuz?
DEVA, Gelecek Partisi ve İYİ Parti gibi aktörler ortaya çıktıklarından beri sağ seçmene hitap etmeye çalıştı. Ancak ya yeterince toplumsallaşamadılar ya da iktidar-muhalefet ayrımında kararsız pozisyonlar alarak güven tesis edemediler. Dolayısıyla, bugünkü Türkiye’de merkez siyaset zayıf, parçalı ve etkisiz bir konumda. Var olan partiler ya merkezin dışında konumlanıyor ya da orayı sahiplenmekte yetersiz kalıyor. Oysa Türkiye’nin demokratikleşmesi, toplumsal barışı ve kurumsal istikrarı için yeniden güçlü bir siyasal merkeze ihtiyaç var.




















