(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Ağaçlar kadar olabilseydik keşke, diyemiyorum. Çünkü onlar kadar olmak -en azından bugünkü dünya için- çok önemli bir gelişmeye işaret ediyor.
Neden mi?
Gümrah ormanların yurttaşları olan ağaçlar, henüz hayata bağlı ve yaşam dinamizmini kaybetmemişken insani çıkarlar için kesiliyor. Böyle durumlarda insan gözüyle göremediğimiz bir faaliyet başlıyor toprağın altında. Etraftaki ağaçlar, türsel farklılıklara aldırmadan, hayattan koparılmak istenen arkadaşlarına destek sağlıyor.
Ellerinde, başka bir ifadeyle, bünyelerinde ne varsa kökleri aracılığıyla ağır yaralanmış arkadaşlarını besliyor ve onu hayata kazandırıyorlar.
Buradaki ağaçsal algı şöyle işliyor besbelli: Eğer bir tek bünyenin bile sağlığı bozulursa bu bozukluk bütün ahaliye -ormana- sıçrar ve bununla baş etmek imkânsız hâle gelir.
Sanırım şimdi ağaçların algı ve eylem seviyesine ulaşmanın biz kibirli insan varlıkları için ne kadar ileri ve gelişmiş bir seviye olduğunu anlatabildim.
***
Kendimi her geçen gün daha yalnız hissettiğim bu insanlı dünyada, ötekileri anlama çabasını bıraktım gibi. Yok yok, hepten insandışılaşmadım elbette ama kendi varlığını ve gücünü sürdürmeyi başkalarının kanını, emeğini, insanlığını emmekle devam ettiren insan varlıklarını anlamaya çalışmaktan söz ediyorum. İnsana dair erdem etikleri olarak düşüncelerimize ve ruhumuza kazınan ne varsa çiğnendiği ve yok sayıldığı günümüzde, erdem etiklerinin karşı tarafında bulunan her şey normalleşti ve sıradanlaştı.
Halbuki insanlık tarihi dinsel dogmaların ve krallıkların tartışılamaz hakimiyetinin ardından büyük bir umuda kapılmıştı. Bütün ihtişamıyla arz-ı endam eden modernite, tanrıyı intikam hazlarıyla öldürmenin ardından, bilimin önderliğinde insan için en doğru, en mutluluk verici, en eşitlikçi toplumu yaratacaktı. İnsanı dinsel dogmaların karanlığından kurtarıp kendi gerçekliğiyle buluşturacaktı. İddialar az buz değildi, neydi o öznelliğin göklere çıkarıldığı tartışmalar, analizler.
Halbuki modernin ötesinde insanlığı bekleyen başka durumlar vardı. Beklendiği gibi ütopik bir dünya yaratılamamış, aksine farklı renklerde distopyalar ortaya çıkmıştı.
Tanrı tanımları kendi inkarcıları tarafından da bilinir: Tanrı ezeli ve ebedidir, mutlak güç sahibi olandır. Bu nedenle tanrıyı öldürme iddiaları, insan varlığının kendi uydurduğu masallardan biri olarak kaldı. Satın alanı her zaman olsa da hiç ölmeyen tanrı başka şekillerde zuhur etti. Dinlerin dogmatikliğine dair iddialar güncelliğini korusa da kendisine din demeyen yapılar türedi. Dinimsi yapılar.
Kendisini öyle sunmasa da bu yapılarda karizmatik otoriteler var. Sayıları değişen irili ufaklı grupların mutlak güvenini sağlamış, sözü dinlenen ve her dediğinde bir hikmet olduğuna inanılan karizmatik şahsiyetler.
Bu dinimsi yapılar insana, doğaya ve doğanın içindekilere karşı sevgiyi ve saygıyı öneriyor, insanın tek idealinin kendi gerçekliğine ulaşması olduğunu savunuyorlar. İnsanın ruhunu okşuyor bu söylemler, yargısızca dinlemeyi başarabildiğimizde.
Fakat günün sonunda bu karizmatik önderler ve takipçiler de ortalığa yayılan kötü kokulara engel olamıyor.
Çünkü bunlar hepi topu bir ağaç kadar bile olamıyorlar.
İnsan kardeşlerinden birinin kolu kanadı kırıldığında, hayattan koparıldığında, kuyulara atıldığında, depderin yoksulluk vadilerinde çırpındığında… Bunların hiçbirinde insansı bir yönelimle yardıma koşamıyor bu yeni türedi ideologlar.
Bir yerlere fotoğraf verirken kaşları falan çatılmıyor elbette, ne de olsa ileri post modern racona ters bunlar. Sükûnet sahibi olacaksın, kimseciklere öfke duymayacaksın, insanları olduğu gibi kabul edip kendi aynana bakacaksın ya…
Totaliter sistemlerin, kişilerin veya grupların ezdiği, yok etmeye kalkıştığı yurttaşlar hakkında soru sorduğunuzda iklim birden değişiveriyor: Tamam bu insan mağdur olmuş, kabul, ama kimdir, necidir, kimlerdendir bilmek lazım.
Mağdurun kimliği kendi özel lügatlerine uygun olmadığında kulaklarına takıyorlar son model sağırlaştırıcı aletleri, gözlerinde başkalarına kör kara gözlükler… O yüceltip durdukları vicdan derin bir uykuya yatmış galiba. Hani ayıların kış uykusu var ya, onların kış uykusu kendi türlerine bir diken battığında bitiyor.
***
Konuyu son günlerin tartışma konusu KHK anketine getireceğim. MAK, KHK mağduriyetiyle ilgili toplumsal yaklaşımı ölçen bir araştırma yaptı.
Katılımcıların %31’i AKP, % 24’ü CHP, % 9’u MHP, %8’i İP, %8’i YSP, diğerleri ise küçük partiler ve oy kullanmayanlardan oluşuyor.
2023 seçimlerde RTE’ye oy verenlerin oranı % 44 iken KK’ya oy verenlerin oranı %41.
“KHK ile ihraç edilenlerin tamamı suçlu mudur?” sorusuna verilen cevaplar şöyle:
Tamamı suçludur: %24
Birazı suçludur: %59
Hepsi suçsuzdur: %9
Kararsız: %8.
Kararsızların ifadelerini korkuya dayandığını düşündüğümüzde KHK’lıların suçlu olmadığını düşünen kesimin en az %65 olduğunu görüyoruz. Böyle olmasına rağmen konu işe geri dönmeye geldiğinde halkın düşüncesi baştaki berraklığını kaybediyor.
Terörsüz Türkiye veya Barış sürecinde söz konusu olan AF kapsamına KHK’lıların alınmasını uygun görenler %42.
Yargı kararıyla suçsuz olduğuna hükmedilen KHK’lılar işlerine dönmeli diyenler: %41.
KHK’lıların hepsi işlerine dönmelidir diyenler: %24.
KHK’lıların hiçbiri işlerine dönmemelidir diyenler: %28.
***
Sağduyu KHK’lı kitlenin kahir ekseriyetinin suçsuz olduğunu söylemesine rağmen, sıra bu yurttaşların işlerine dönmesine geldiğinde vicdanın karanlığı ortaya çıkıyor. Mesela %65’lik veya %59’luk bir kesimden gürül gürül “bu insanlar çok çekti, artık bu haksızlık son bulmalı ve işlerine geri dönmelilerdir” kararı çıkamıyor.
Neden?
Onu da ben söyleyecek değilim.
***
Şimdi neden orman hayaliyle yaşadığımı daha iyi anlıyorum.
Dilime pelesenk olmuş ya ormana firar.
Bu, benim nezdimde ormanın hayal ötesi bir dünya olmasından kaynaklanıyor. Katledilen bütün kardeşlerini kökleriyle besleyen, bu süreçte kimlik bilgilerini merak bile etmeyen kutsalların dünyası.
Bir nevi ütopya.
Dipnot: Kamuoyu araştırması nedeniyle topluma sitem etsem de mutsuz değilim, çünkü ben daha karanlık bir tablo bekliyordum. Dokuz buçuk yıldır aile yakınlarının telefon numarasını bile silmiş kişileri, onlar açken sıcak bir çorba götürmek şöyle dursun, komşularının adını unutmuş necip Türk milletini yakından tanıdık. Bu tablo beni epeyce memnun etti doğrusu.























