(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Ahmet Altan sadece romancı değil. Bir düşünce adamı… Gazeteci ve yazar aynı zamanda… Köşe yazmadı yalnızca, gazete de yönetti. Çok yönlü bir isim… Ve tabii muhteşem bir kalem… Kendine özgü dili ve üslubu olan biri. Ne yazsa okunur… Güncel, sıcak konuları işlediği gazete yazılarında da aynı tadı bulursunuz, romanlarının sayfalarında da… Bunu başarabilmek öyle sanıldığı kadar kolay değil. Hem edebiyat okuruna, hem de sokaktaki adama aynı ustalıkla hitap edebilmek ince işçilik ve maharet ister.
Bir yazı ikliminin içine doğdu Ahmet Altan… Babası ünlü bir yazar ve siyaset adamıydı. Çetin Altan’ın yazar ve düşünce adamlığı, siyasi kimliğinin çok önündeydi. Siyaset sadece bir duruşunun tezahürüydü. Ahmet Altan babası gibi aktif politikaya heves etmedi fakat her zaman bir ‘siyasi duruşu’ oldu. Bunun için bedel de ödedi. 15 Temmuz sürecinden sonra 5 yıla yakın hapis yattı. Silivri’nin ‘şöhretli konuklarından’ biriydi. Mahpusluğu da ‘derin ve asil’ anlam yükledi.
Şu cümleler Altan’a ait; “Korkmayın… Unutmayın hayat geçici bir şeydir, hepimiz öyle ya da böyle geçip gideceğiz, korkmaya değmez. Korkacaksanız, sevdiklerinizin tutuklanmasından değil, onların boyun eğdiklerini, onurlarından vazgeçtiklerini, ruhlarını sattıklarını görmekten korkun…” Ne muhteşem bir yaklaşım. Ne gözaltı sürecinde ne de mahpusluk günlerinde zerrece geri adım atmadı. Yargılaması sırasında yaptığı savunmalar ‘tarihe düşülen’ notlardı. Dünya yargı ve edebiyat tarihine geçti. ‘Hukukun Pornosu’ gibi bir kavram kazandırdı.
Ahmet Altan’ın nasıl bir adam olduğunu öğrenmek isteyenler önce ta 28 Şubat’tan başlayarak mahkeme salonlarında nasıl bir dik ve asil duruş sergilediğini gösteren ‘savunmalarını’ okusun derim. Kimliğini ve kişiliğini rahatlıkla o savunma metinlerinde bulabilirler. Herkesin sustuğu dönemde ‘konuşan, haykıran ve yazan biri’ o. Bedel ödemek mi? Lafı bile olmaz. Hatta söylediklerine bakılırsa bundan gizli gizli ‘keyif aldığını’ bile söyleyebilirim. Masumluğun mu yoksa boyun eğmemenin ve asil duruşun hazzı mı? Belki ikisi de…
‘Acaba’ diyorum sadece kalemi değil, mahpusluğu da mı babadan miras… Çetin Altan da çok çekti. Gözü karaydı. Yıllarca hapis yattı. Ahmet Altan daha çocuk yaşlarında ‘hapis gerçeğiyle’ tanıştı. Polisler sabaha karşı evlerini bastı ve bir katil gibi babasını paketleyip alıp götürdü. Hangi çocuğun zihninden böyle bir manzara silinebilir. Aslında bu birçok kişide ‘korku ve travmaya’ neden olur. Fakat Ahmet Altan’da tam tersi oldu. Cesaretini körükledi. Babası gibi rüzgara karşı yürümekten milim sapmadı.
Ahmet Altan içeride de üretti. ‘Hayat Hanım’ ve ‘Zarlar’ı dört duvar arasında yazdı. Üç kişiyle paylaştığı o küçücük odada… Sigara dumanları arasında… Kağıt kalemle buluştuğunda mahpusluğunu unuttu. Artık ne demir kapı, ne beton duvar, ne de gardiyanların küçümseyici sözleri… Ayrı bir dünyaya yelten açtı. Hapishanenin her yazara ilham verdiğini söylemek yanlış olmaz. Nice yazar büyük eserlerini hapishanenin ağır şartlarında kaleme adı. Nice şiir ve romanlar ‘doğumunu’ hapishaneye borçlu…
Altan, hücreyi andıran o küçük odasında Flash TV gerçeğini farketmeseydi, ‘Hayat Hanım’ı yazabilir miydi? İlham kaynağı ve romanının kurgusu tamamen bir televizyon kanalıydı. Bunu kendisi açıkça söyledi. “İnsanların hayatı bir gecede değişiyordu” diye başlamıştı yazmaya… Keşke hayatların değiştiği ‘o geceyi’ de bir romana dönüştürse… Belki ona da sıra gelecek. Üretken biri çünkü… Bildiğim kadarıyla şu an ‘çeteler ve mafya’ üzerine çalışıyorlar. O da bir başka ülke gerçeği…
Ve fakat Ahmet Altan mutlaka ‘o geceyi’ yazmalı… Hangi gece mi? İnsanların hayatlarının değiştiği gece… Basit bir değişim değil bu… Binler, onbinlerin hayatı karardı. Sadece kişi hayatları değildi değişen, ülkenin kaderi ve gidişatı yön değiştirdi. Her şey alt üst oldu. O gecenin hikayesini ancak Ahmet Altan gibi biri yazabilir. Tamam savunmalarında çok şey söyledi ama yetmez. Aslında o savunmalar da kitaba dönüşmeli… Ama ah ülkenin içinde bulunduğu durum… Yoksa bir yayınevi bu fırsatı kaçırmaz çoktan kitaba dönüştürürdü.
Geçen yıldı galiba… İstanbul Ümraniye’de kitapçıları dolaşarak Ahmet Altan’ın romanlarını aramıştım. Tekrar okumak istiyordum. Sağlı sollu kitapçıların bulunduğu bir çarşıya girdim. 20 yaşlarında üniversite mezunu olduğunu söyleyen tezgahtara “Ahmet Altan’ın kitapları var mı?” diye sordum. “Hayır, yok o kim, ilk kez duyuyorum” dedi. İçimden bir şeyler koptu. ‘O gece’ başlayan öyle bir süreç ki Ahmet Altan gibi birinin ismini unutturmuş. “Bütün gündüzlere son veren o gece başlamıştı” diye kayda geçirmişti ilk cümlesini bir Alman yazar da…
Ahmet Altan’sız bir Türkiye düşünülebilir mi? İşte ‘o gece’ koca ülkeyi bu noktalara savurdu. ‘Ahmet Altan Türkiye’dir’. Nokta. Fransız devlet adamı De Gaulle’nin Sarter’a söylediği gibi… Keşke bunu benim gibi biri değil de bir siyaset adamı söyleyebilse… Eğer ülkede gerçek bir muhalefet olsaydı belki söyleyen biri çıkardı. Dil ucuyla konuşanlar çıktı. Gürül gürül dünyanın her tarafında yankılanacak, Mısır’daki Sağır Sultan’ın bile duyacağı asil bir ses yükselmedi. ‘Muhalefet’ diye ortada dolaşanlar da siyasetçisiyle, gazetecesiyle ‘o gecenin’ dışında değil.
Şu ifadelere yansıyan vicdan ve yürek kaç kişide var; “Binlerce masum insan var hapishanede… Ben hala akşam ezanı okunduğunda hapishaneyi ve hücrelere kapatılan o insanları düşünüyorum. Bu düşüncemden ve onlar adına hissettiğim iç sıkıntısından kurtulamıyorum.” Ezanı duyduktan sonra Yüce Divan’a yönelen ‘müminler’ acaba Altan gibi iç sıkıntısı yaşadı mı? İnanç da vicdan da bunu gerektirir aslında… Nerede o ruh ve inanç…? Kutsalların içi hiç bu kadar boşalmamış ve anlamından uzaklaşmamıştı.
Evet, söz çok uzadı… Ee Ahmet Altan söz konusu olunca kısa kesmek mümkün mü? Altan’ın romanlarında yakın tarihe sık rastlanır. ‘İsyan Günlerinde Aşk’ beni ilk çarpan romanıydı. ‘Kılıç Yarası Gibi’, ‘Ölmek Kolaydır Sevmekten…’ de aynı şekilde… ‘Zarlar’ı bitirmiştim ki, ‘O Yıl’ geldi. Yazarınızın Ahmet Altan hayranı olduğunu farketmiş olmalısınız. O ne yazarsa okurum. Reçete yazsa bile… ‘O Yıl’ meçhul bir yıl değil; 1915… Neden adını açıkça koymadı? Çünkü 1915 isminin verildiği çok kitap var. 1915 Ermeni olayları kitabın odağında… Yaşanan dramlar, trajediler…
Yine ilk cümle… Şok edici… Bir itiraz ve isyanın dile gelişi… İtikadi açıdan içime sinmediği için sizinle paylaşamıyorum. ‘Ben her şeye rağmen hala itikadını korumaya çalışan biriyim’. Onun için yazmaya elim varmadı. Ana anladım Ahmet Altan’ı… Kitabın ilerleyen sayfalarında o cümlenin nasıl bir temel üzerine oturduğunu kavrıyorsunuz. Bir inanç karşıtlığı söz konusu değil. Öyle olsayı, Altan bunu çekinmeden yapardı. ‘Naz makamında’ yazılmış bir ifade bu… Din ve tasavvuf hayatın gerçeği olduğu gibi aynı şekilde Altan’ın romanlarına yansır. Gerçeği ıskalamaz Altan. Cesaretle dile getirir. ‘O Yıl’da anlattıkları bütünüyle böyle… Daha önce de ‘31 Mart Vakasını’ sorgulamıştı. Ve ‘ezber bozan’ bir çıkış yapmıştı.
Altan romanın kahramanı Ragıp Bey’e şu cümleleri söyletir; “Ragıp Bey kaşlarını çattı, “Tarih el feneri gibidir” dedi. “Nereye tutarsan orayı aydınlatır, gerisi karanlıkta kalır” Durup gülümsedi, “Fenerin nereyi aydınlatacağına da feneri tutan el karar verir…” Peki o yıl ve o gecenin feneri kimin elinde? Akıl ve vicdan sahiplerinin mi? Önünde sonunda eline geçer. O fenerin böyle bir özelliği vardır. Hep aynı yöne tutulamaz Kitaptan kısa bir bölüm daha; “Talat’la Enver ‘vatan için’ diye bir laf bulmuşlar, öldürdükçe öldürüyorlar. Vatan için düşmanla savaşmayı anlarım, düşmanla savaşıp ölmeyi öldürmeyi anlarım ama bunlar düşmanlardan çok bu memleketin evlatlarını öldürüyorlar. Kadınlara dokunulur mu ağabey, çocuklara dokunulur mu…?”
Ahmet Altan’ın romanları anlatılmaz; Okunur… “O Yıl’ da öyle… Sadece kitabın varlığından haberdar etmek istedim. ‘O Gece’ye sıra gelecek mi? Ümitliyim ben… Eli kalem tuttuğu sürece yazacağını söyleyen kendisi; “Benim işim bu. Yazarların işi, öldüğünde biter. Bir gün yazamayacak hale geleceğim, o zaman da beni gömecekler…” Korku mu? Onun lügatında böyle bir kelimeye yer yok; “hiç korkmuyorum. Benim için önemli olan düşündüğümü söyleyebiliyor muyum? Söylediğimden kendime bir çıkar sağlamıyorum, ne düşünüyorsam onu söylüyorum. Babam bana ve kardeşlerime ‘’Yazıya ihanet etmeyin’ dedi. Bu benim için çok önemli. Benim için tepkiler değil, kendi fikirlerim önemli…!”
O Yıl’dan O Gece’ye uzun bir yazı oldu. Oysa romanı yazmak için oturmuştum bilgisayarın başına. Ahmet Altan’ın anlamadan romanlarını anlatmak mümkün değildi. Ben ne yapayım…? Önce yazarını tanıyın isterim, sonra eserlerini okumanızı… Türkiye’de elinde kalemi ve yüreğiyle Ahmet Altan diye bir adam yaşıyor. Haberiniz olsun…! Ve o Ahmet Altan Türkiye’dir… Bu da böyle biline…!






















