(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Ne hekimlik ‘bir tutsaklık’, ne yazarlık ne de Ankaralılık… Blogunda kendisini tanıtırken üç kavrama vurgu var; ‘Ankara’da yaşıyor, okur yazar bir hekim…’ Haydi hekimliği anladık, coğrafyası olmaz, her diyarda icra edilir fakat hem Ankara gibi bir bozkırda yaşamak, hem de ‘okur yazar’ olmak bir marifet… Yahya Kemal boşuna Ankara’nın İstanbul’a dönüşünü sevmiyor. Gerçi onun derdi İstanbul değil, ‘sevgileri’ olmalı… Celile Hanım gibi… Ankara’da siyaset ve bürokrasi dışında ‘canlılıktan’ söz etmek zor. Ankara’nın Babıalisi yok. Yazı çizi ve edebiyat açısından kurak ve çorak bir toprak parçası…
Bugün İstanbul çok mu münbit…? Belki eskiden öyleydi. Ama günümüzde kuraklığın bütün Anadolu coğrafyasına yayıldığını söylemek yanlış olmaz. Nerede edebiyat dergileri, nerede şiirler, nerede hikaye ve romanlar…? Şairi bol, şiiri kıt bir milletiz galiba… Yazarı çok, eseri az olduğumuza şüphe yok. Ekranlarda ‘İslamcı yazar’ ünvanını kullanıp da bir tek kitabı olmayanları tanırım ben. Özgün eser üretmek her babayiğidin harcı değil. Abdurrahman Dilipak gibi, İskender Pala gibi zayıf metinlerle kitap yazmak kolay. Yani her yazara, yazar muamelesi yapmak yanlış…!
Neyse mevzumuz bu değil.
Ey okur! Bugün Ankara gibi çorak ve kurak bir bozkırda yeşermiş bir yazarın hikayelerinden söz edeceğim. Ahmet Karadağ… Bir hekim aslında… Üslubu ve kendi has dünyası olan biri… Öyküleri bir peçetenin üzerine öyle çalakalem laf olsun diye karalanmış satırlar değil. Reçeteye yazılmış yüreğinin derinlerinden süzülüp gelmiş kelimeler bütünü… Çocuk doktoru değil de bir ‘gönül hekimi’ sanki… Yaşamından izler taşıyan metinlerini pek beğendim. Öyküleri bir kurgu değil, sıcak bir anı gibi… Ne kadarı gerçek, ne kadar hayal ürünü merak etmiyor değilim. Bir gün karşılaşırsak sorup öğrenmek isterim. Çocuk da değilim ki ‘muayene’ için kapısını çalsam… Gerçi halim 50 yaşındaki bir çocuktan farksız…
Yazıya otururken ‘blog sayfasına’ baktım… Yeni bir metin koymuş. Fırından yeni çıkmış ekmek gibi… Dumanı üstünde… Karadağ’ın şu sorusu çok çarpıcı; “Büyük kırılmaların ortasında yaşıyoruz… Peki bu sarsıntıların hakkını veren o “büyük” metinler nerede?” Haksız mı yazar? Edebiyatı bırakın, gazetecileri suskun… Tarihe not düşecek satırlardan bile yoksun ülke. Hani o ezberlediğimiz mısraların hakkını verecektik; “Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet / Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir” Bugün Anadolu baştan başa ‘öksüz bir çocuk’ gibi yetim… Ve de kimsesiz ve sahipsiz… Ufak tefek vahalar… Onları da ara ki bulasın.
Bırakın ‘büyük metinleri’ onlardan geçtik, ‘küçük ve sıradan metinler’ bile yok ortada. Sancı var, doğum yok. “Haykır! Kime, lakin? Hani sahipleri yurdun? / Ellerdi yatanlar sağa baktım, sola baktım”. Sanatçıları suskun bir toplumun kendisinden ne hayr umulur ki…? Karadağ yazısını şu cümlelerle noktalamış; “Şu bir gerçektir ki, büyük edebiyat, tam da şu an içinde bulunduğumuz karanlık dönemlerde doğar. Yazmak aslında her zaman risklidir. Ve büyük yazarlar, bu riski göze alanlar arasından çıkar. Çünkü onlar için yazmak, yalnızca estetik bir faaliyet değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktur…”
Ahmet Karadağ yazanlardan… Ankara’nın bozkırına fidan dikenlerden… Anadolu coğrafyasını bir vaha gibi yeşertenlerden… Oysa bir hekim olarak konforunun yerinde olduğu şüphesiz. Yazmanın, konuşmanın zor olduğu zamanlarda kalemini elinden düşürmeyenlerden… Vicdanı dile gelenlerden… Önce ‘Dirlik Düzenlik Apartmanı’ öyküsünü okudum. Yoğun bir metin… Roman gibi aslında… Küçük roman denebilir. Biraz genişlese roman olacak. Sayfaları gömüldüğünüzde kendinizi apartmanın bir sakini olarak buluyorsunuz. Sahici, gerçekçi ve canlı bir dil… ‘Aşk, ölüm, ihanet, kutsallar, din ve meczupluk…’ Ne ararsan var. Klasik slogan ve beylik cümlelerin soğukluğundan uzak kalmaya özellikle özen göstermiş.
Apartmana dolayısıyla kitaba ismini veren ‘Dirlik Düzenlik’ Edip Cansever’in şiirinden mülhem… Cansever malum, ‘İkinci Yeni’ akımının büyük şairlerinden… Yeni bir nefes, yeni bir soluk… Şiirin son bölümünü birlikte okuyalım mı; “Sonra benim bir kötü huyum daha / Anlatmak istemem kendimi / Uzaklarda çorbalar pişer / Şu benim yalnızlığıma karşı / Ah beyler söylenir mi hiç / Az buçuk işim iştir / Bana cezveler tutulunca / Gökyüzü bir daha değişir…” Bir şiirden ilham alan hikayenin dili de üslupu da şiir gibi akıcı olmaz mı? Karadağ hakkını vermiş…
Ve ‘Tutsaklığın Üç Hali…’ Aylar oldu okuyalı, hala etkisinden çıkamadım. 2022 tarihinde Klaros yayınlardan çıkmış kitap… E. Hemingway’dan yaptığı şu alıntı ne kadar çok kişinin hayatında karşılık buldu; “Ciddi bir şekilde yazabilmek için korkunç bir şekilde incinmiş olman gerekir”. Ben kendimi de bu cümlenin içinde buldum. Karadağ da dışında değil. Okura özellikle hatırlatması boşuna değil. Yaşamında karşılığı var çünkü. Korkunç bir şekilde incinmiş biri o… Öykü ‘Dr. Ahmet K’nın Tuhaf Hikayesi’ diye başlıyor. Doktor bir sabah uyandı, huzursuz düşler görmüştü. Nicesinin rüyaları kabustu. ‘Kendini yatağında içi yazma isteğiyle dolu bir insana dönüşmüş olarak buldu’. Kafka’nın Dönüşümü gibi… ‘Kırk yaşındaydı. Ve bu onun ilk öyküsüydü. Yazdıkça tüm sıkıntısı kayboluyordu.’
‘Ne gülüyorsun? Bu anlattığım senin hikayen?’ Hayır, ben gülmüyorum. Biliyorum bu anlattığın benim değil, senin hikayen. Ben de benzer yollardan geçtim. Benim de bir dedem vardı. Ben de kırsaldan çıktım ve üniversite için şehre taşındım. Tıp okumadım. Cebeci’de bir süre yaşamadım, Talatpaşa’yı arşınlamadım. Kitabı okudukça Karadağ’la birlikte Ankara’nın her halini, binbir türlü hallerini yaşadım sanki. O kadar kendimi kaptırdım ki bendim sanki o hikayede yaşayan kahraman…
Ve ‘tutsaklık’… Savaşta düşmanın eline düşmek değil. Mahpusluk bu… Karadağ da mı acaba yolu hapishaneye düşenlerden… Öyle olmasa bu kadar sahici yazamazdı. Ahmet Altan “Bir gecede insanların hayatı değişiyordu” diye yazmıştı. Karadağ da onlardan biri olmalı… Şu satırlar günlüğüne düşülmüş not gibi sanki… “Tutukluluğumun beşinci ayındayım. Sırf beni zor durumda bırakarak itirafçı yapmak için sabah erkenden evi basıp karımı da almışlardı…”. O ya da bir başkasının hayatı… O kadar çok hanede benzer hikayeler yaşandı ki… “Aklı biraz gidik derlerdi, duyardık koğuşlarda. Veresiyesi olmayan ceberut dünyanın metalik gerçekliğine onu bağlayan vidaların hepsi birer birer düşmüştü de iyice gevşeyen ama her nasılsa bir türlü düşmeyen sonuncusuyla iyi kötü tutunuyordu hayata…”.
Karadağ gibi birçok kişi hayata pamuk ipliğiyle bağlıydı… Zor zamanlardı. Tarihin kışıydı. Gariplerin asrıydı. ‘Riya, inkar, hıyanet / Altın devrini yaşıyordu… Ebu Leheb ölmemiş / Ebu Cehil kıtalar dolaşıyordu’. ‘Kabene siyahlar yakışmamıştı / Bugünkü kadar’. ‘Böyle bir çağın insanı olmak imtihan olarak hepimize yeterdi’ ‘Gülmek şöyle dursun, vaktimiz yoktu mateme…’ ‘Surat asmak hakkımızdı’. Kurtulmak için bir asil ve onurlu duruş kafiydi. Acı ama ‘Mescidde riya-pişeler etsin ko riyayı / Meyhaneye gel kim ne riya var, ne mürai’ dönemiydi.
Ahmet Karadağ… Büyük kırılmaların içinde bir hekim… Ve bir sabah yazma isteğiyle uyandı… 40 yaşındaydı… Kabus ve huzursuz düşler gördü… Ağzının içi cam kırıklarıyla dolu… Kalbi yaralıydı. Yazmak sıkıntılarını gittikçe hafifletti. Ve ortaya harika metinler çıktı. Büyük kırılmaların, travmaların, acıların, insani yıkılmaların kelimelere dökülmüş, cümlelere dönüşmüş halleri… Yazmak direnmektir. Yaşamak gibi… Hayır, kesinlikle ‘küçük ve basit metinler’ değil Karadağ’ın yazdıkları. Sıcak, gerçekçi ve canlı… Ve de çocuk safiyetinde… Hayatın kendisi yani. Ben satırlar arasında kendimi buldum. Size de tavsiye ederim…























