(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Ey okur! Gündem futbol… Lig bitti. Şampiyon belli oldu. Fenerbahçe ve Real Madrid’de başkanlık seçimi var. Futbolun nabzı Amerika kıtasında atacak. Turnuva için geri sayım başladı. Onun için bugün futbol üzerine konuşmak istiyorum. 1978 Arjantin’i hayal meyal hatırlıyorum. Siyah beyaz yıllardı. Televizyon evlere kadar yaygınlaşmamıştı. Kahvehanenin açık penceresinden bazı maçları bölük pörçük izledim. O turnuvadan aklımda sadece Arjantin’in efsane golcüsü ‘Kempes’ kaldı. Yıllar sonra İstanbul’da karşılaştım, hatıra fotoğrafı da çektirdim. Sonradan öğrendim ki ‘siyasi tartışmalara da’ sahne olmuş. Askeri cunta yönetimi futbol üzerinden kendisini meşrulaştırma çabasına girmiş.
Arjantin’de 1976’da General Jorge Rafael Videla liderliğindeki askeri cunta yönetime el koydu. Rejim, muhalifleri yönelik baskı kurdu, gözaltılar, işkenceler, izine rastlanmayan kayıplar birbirini izledi. Hapishaneler doldu, taştı. Bu dönem “Kirli Savaş” (Dirty War) olarak anıldı. İnsan hakları örgütleri yaklaşık 30 bin kişinin kaybolduğunu veya öldürüldüğünü tespit etti. Arjantin ev sahipliğini darbeden önce kazanmıştı. Askeri cunta, turnuvayı kendi lehine kullandı.
Amacı belliydi; dünyaya “istikrarlı ve modern bir Arjantin” görüntüsü vermek… İnsan hakları ihlallerinin üzerini örtmek… Milliyetçi duyguları güçlendirmek… Rejime iç destek sağlamak… Açılış töreninde Videla bizzat konuşma yaptı… En çarpıcı sahnelerden biri finalin oynandığı Estadio Monumental stadyumu ESMA adlı gözaltı ve işkence merkezine birkaç kilometre uzaklıktaydı. Sonradan ortaya çıkan tanıklıklara göre tutuklular, stadyumdan gelen tezahürat seslerini duyabiliyorlardı.
Aynı anda Arjantin dünya kupasının kazanmanın coşkusu ve keyfini sürerken diğer tarafta işkenceler sürüyordu. Gol sesleri işkence çığlıklarına karışıyordu. Arjantin ‘ev sahipliği’ avantajını iyi kullandı. Yazı için araştırma yaparken öğrendim ‘şaibeli maçı’ da varmış. Peru’yu 6-0 yenmeleri pek masum değilmiş. Finale çıkabilmesi için 4 gollük avantaja ihtiyacı vardı. O yıllarda bu maç çok tartışılmış. Bazı emareler de yok değil; Videla’nın maç öncesi Peru soyunma odasını ziyaret ettiği… İki ülke arasında ekonomik ve siyasi pazarlıklar yapılmış olabileceği… Bazı Perulu oyuncuların baskı hissettiklerini söyledikleri…
İktidarların ‘futbolu’ imajlarını cilalamak için kullandığı ilk ve tek örnek Arjantin değil. 1934’te Mussolini İtalya’sında düzenlenen Dünya Kupası… Hitler’in Almanyası’nın ev sahipliği yaptığı 1936 Berlin Olimpiyatları örnek verilebilir. Spor veya futbol diktatörleri kötü anılmaktan kurtaramadı. Kısa ömürle faydası oldu. Günü ancak kurtardı. Bugün Arjantin cunta yönetimi de, Mussolini ve Hitler de tarihin melunları olarak dünyanın hafızasına kazındı. İspanyol diktatör Franco’yu da bu kapsamda değerlendirmek mümkün.
Askeri cunta dünya kupası zaferini siyasi propaganda sermayesi yapsa da Arjantin iyi bir takımdı, iyi futbol oynuyordu. Takımın başında L. Menotti gibi bir efsane vardı. Arjantin’i kazanmasını sadece bir maça ve cunta yönetimine bağlamak doğru olmaz. Grup maçlarında tutuk oynayan Kempes final yolunda yağmur gibi gol attı ve kral oldu. Maradona mı? Henüz 17 yaşında yeni yetmeydi. Menotti yaşını gerekçe göstererek oynatmadı. Efsanenin dönüşüne sahne olabilirdi.
1982 İspanya’yı çok iyi hatırlıyorum. Bir çok maç da hala hafızamda. Futbol zehrini galiba bu turnuvada aldım. Ve ben de futbol bir tutkuya dönüştü. Zico, Maradona, Rumenige, Eder, Socrates, Tardelli… İtalya – Brezilya maçını unutamam. 3-2 İtalya’nın zaferiyle bitmişti. Cezayir, futbol devi Batı Almanya’yı 2-1 yenmeyi başarmıştı. O zaman Almanya iki farklı ülkeydi. Afrika’nın dirilişiydi bu… Belki de başkaldırısı… Cezayir sağlam takımdı, iyi top oynuyordu. Gruptan çıkamadı. Almanya – Avusturya ‘hatır şikesi’ yaptı. Cezayir’i saf dışı bırakacak skora oynadılar.
Kupayı İtalya aldı. Finalde Derwall’ın Almanya’sını yendi. Almanya’nın kadrosu efsanelerle doluydu. Derwall finali kaybedince milli takım hocalığını bıraktı. Ve Galatasaray’a geldi. Maradona ele avuca sığmaz büyük yetenek olarak dünya sahnesine çıktı. O kadar çok faul ve tekmelere maruz kaldı ki… Hele İtalya maçında… Dayanamadı ve Gentile’ye tekmeyi vurdu. Ve kırmızı kartla oyun dışı kaldı. Futbolun doktoru Socrates’i İspanya 82’de tanıdım ve büyük sempati besledim. Olağanüstü bir oyuncuydu. Bir ara Fenerbahçe’yi çalıştıran Zico da öyle…
2026 Amerika’ya sayılı günler kaldı. Geri sayım başladı. Her turnuvanın kendine özgü şartları var. Turnuvanın en belirgin özellikleri; ilk kez 48 takımın katılacak olması… İlk kez üç ülkenin birlikte ev sahipliği yapması: Amerika, Kanada ve Meksika… Futbol hayatlarının son demlerini yaşayan eski kurtlar Messi ve Ronalda ne yapacak? Gemilerini kurtaran kaptan olabilecekler mi? Messi 2022’de takımına kupayı kazandırdı. Başarısını dünya kupasıyla taçlandırdı. Ronaldo’nun işi zor.
Yeni kuşağın yıldızları Yamal, Bellingham, Musiala, Wirtz, Kenan Yıldız, Arda Güler gibi oyuncular ne yapacak? 2026 Dünya Kupası, Messi ve Ronaldo’nun kurduğu çağın kapanışı ile Bellingham, Yamal, Musiala, Mbappé ve Arda Güler’in şekillendireceği yeni futbol çağının başlangıcı olarak hatırlanabilir. Adı sanı duyulmamış bambaşka isimler de çıkabilir. Bu tip turnuvalar bir çok isim için sıçrama tahtası oldu.
Ve biz de varız Amerika 26’da… 24 yıl gibi uzun aradan sonra katılmaya hak kazandık. 2002 rüya gibiydi. Finalin kapısından döndü Türkiye… Bütün turnuvaların en erken golü Türk futbolcuya ait. Dünya üçüncüsü olduk. Bugüne kadar ki en büyük başarı… Kore’de Türkiye bir güneş gibi doğdu. Fakat arkasını getiremedi. Fetret dönemi yaşadı. Şimdi yeni bir nesil sahneye çıkacak. Futbol otoritelerinin sürpriz beklediği bir takımız. Genç ve teknik hücum hattı… Arda-Kenan gibi üst düzey yetenekler… Orta sahada Hakan Çalhanoğlu ve Orkun Kökçü kalitesi… Avrupa’nın büyük kulüplerinde oynayan geniş oyuncu havuzu…
Futbol asla sadece futbol değildir. Kimi zaman bir ülkenin hafızası, kimi zaman bir mahallenin umudu, kimi zaman da milyonlarca insanın aynı anda attığı ortak bir çığlık… Bu nedenle Dünya Kupası da yalnızca bir turnuva değil, insanlığın en büyük ortak hikâyelerinden biri… Savaşların, devrimlerin, siyasi mücadelelerin, trajedilerin ve büyük zaferlerin gölgesinde şekillenen insanlık sahnesidir… Dünya Kupaları bize yalnızca kupalar ve madalyalar bırakmaz. Aynı zamanda hikâyeler bırakır.
Göz yaşlarına boğulan çocuklar, sevinen, coşan yaşlılar, hayal kuran gençler ve milyonların hafızasına kazınan anlar bırakır. Futbolun gücü burada yatmakta… Çünkü futbolda hayatın kendisi var. Beklenmedik zaferler, acı yenilgiler, ikinci şanslar, umutlar ve hayal kırıklıkları… Hayat nasıl kesinliklerden değil ihtimallerden oluşuyorsa, futbol da aynı şekilde oynanır. Kader anlarının oyunudur futbol… 90 dakikaya ne çok hikaye sığar. Gülen ağlayan birbirine karışır.
Futbol hayat gibidir; En iyi takım her zaman kazanmaz… En çok çalışan her zaman ödüllendirilmez… Son dakikaya kadar umut vardır… Bir hata bazen yıllarca hatırlanır… Bir doğru hamle kaderi değiştirebilir… Bu nedenle futbol birçok filozof ve yazarın ilgisini çekti. Çünkü saha, insan doğasının küçük bir laboratuvarı gibidir. Futbolun en önemli derslerinden biri de şudur: Skor tabelası sonucu gösterir, hikâyeyi değil… Ben en çok maçlardaki hikayelere vurgunum. O unutulmaz anlara tutkunum.
Her dünya kupasının favorisi üçü dördü geçmez. Brezilya en çok kupayı kazanan ve dönemin favorisi… Sadece skora oynamaz, estetiği de önem verir. Ronaldinho’nın kıvrak çalımları dans figürlerinden farksızdı. İtalya’nın yokluğu bir eksiklik kuşkusuz… Bosna Hersek’e elendi. Almanya, Arjantin, İspanya ve Fransa kupanın adayları… Yamal’ın elinde mi daha şık durur yoksa Musiala’nın elinde mi? Ya da Messi’nin elinde mi? Bir Türkiye sürprizi olabilir mi? Final grubu yakışır.
Futbol bu… Top yuvarlak, saha dikdörtgen… An’ların oyunu… Bütçesi en yüksek takım bazen kaybeder. En ünlü oyuncu bazen etkisiz kalır. Küçük bir ülke devleri yenebilir. Dünya Kupaları her zaman sürprizler üretir. Futbolun romantizmi de buradan gelir. Dünya Kupası, aslında dünyanın kendisidir. Orada zenginler ve yoksullar, favoriler ve sürprizler, zaferler ve hayal kırıklıkları yan yana durur.
Futbolun en trajik anlarından biri 1950 Brezilya’da yaşandı. Stadyumlar sadece siyasetin değil, mucizelerin de sahnesidir. 1950 yılında Brezilya, kendi evinde Dünya Kupası’nı kazanacağından emindi. Rio de Janeiro’daki Maracanã Stadyumu’nda yaklaşık 200 bin kişi şampiyonluk kutlaması için özel inşa etti. Kupaya bir adım kalmıştı. Finalde Uruguay’la karşılaştı. Fakat Uruguay’ın beklenmedik galibiyeti tarihe “Maracanazo” olarak geçti.
O gün stadyumu kaplayan sessizliğin, futbol tarihinin en sessiz anları olduğu kabul edilir.
Evet, Uruguay kupayı kazandı ama insanların hatırladığı şey Brezilya’nın gözyaşlarıydı. 1994’te Roberto Baggio penaltıyı kaçırdı; milyonlar onun kaçırdığı vuruşu hatırlar hala, turnuva boyunca İtalya’yı finale taşıyan performansını değil. Hayatta da çoğu zaman insanlar sonuca bakar, sürece değil. Eduardo Galeano futbola dair şunu söyler: “Her gol, kalabalığın içinden yükselen kısa bir özgürlük çığlığıdır.” Football in Sun and Shadow kitabında geçen ünlü bir ifade: “Top mutlu olmak ister; iyi oynayan ayağı arar.”
Pablo Neruda futbol hakkında doğrudan uzun şiirler yazmaz ama “top” ve “oyun” metaforlarını sık kullanır. Onun dünyasında; top dünyanın yuvarlaklığı… oyun insan kaderi… Gol anlık özgürlüğe dönüşür. Daha önce A. Camus’tan çok alıntı yaptım. Ünlü düşünür “Hayatta öğrendiğim her şeyi futboldan öğrendim… Top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi…” der.
Kıta farkından dolayı bazı maçlar Avrupa’da gece saatleri veya sabaha karşı oynanacak. Uykudan fedakarlık etmeye değer. Turnuva için geri sayım başladı, futbol ateşi Amerika’dan tüm dünyaya yayılacak. Bir ay boyunca futbol hayatın merkezine oturacak… İlgisiz kalmamanızı öneririm…























