(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Bugünkü yazımda Sümeyye Erdoğan Bayraktar’ın, kadınların rahat edebilecekleri kıyafet özlemi bağlamındaki şalvar vurgusu ve Gülben Ergen’in tesettürlü bir kadını aşağıladığı gerekçesiyle sosyal medyada linç edilmesi temelinde bir değerlendirme yapacağım.
80’lerde yükselişe geçen siyasal İslâmcı hareketlerin merkezinde dindar kadınların tesettür sorunu vardı. Tesettürlü kadın kimliğine yönelik sert politikalar İslâmcı kesimde derin bir mağduriyet yaratmış, bu mağduriyet temelinde bir mücadele hattı açılmıştı. Bu mücadele ülkenin aydınlarının çoğunluğu tarafından desteklenmekte, Kemalist ideolojinin tam karşısında konumlanan siyasal İslâm her geçen gün güçlenmekteydi. Deyim yerindeyse, Kemalist ideologların o dönemdeki eylem ve söylemleri siyasal İslâm’ın, sonrasında ise AKP’nin en büyük şanslarından biriydi.
2001 yılında iktidar olan AKP, türban sorununun çözümüne uzun yıllar mesafeli olmayı tercih etti. Bugünlerden bakıldığında, bu yaklaşımın zemin inşasına ilişkin bir tedbir ve teenni olduğu görülmektedir.
AKP halkın nezdinde vazgeçilmez hâle geldikten sonra türban sorunu çözüldü, dindar kadın kıyafetini bir kangrene dönüştüren bu antidemokratik uygulamalar son buldu. O günlerden bugüne, türban kangreninden doğan mazlumiyet ve mağduriyet AKP siyasetinde güç devşirmenin veya gücü korumanın değişmez yöntemlerinden biri oldu.
Hâl böyleyken, geçtiğimiz günlerde adını sosyal projelerden duyar olduğumuz sanatçı Gülben Ergen’in sosyal medyada nasıl linç edildiğine şahit olduk. Sosyal bir etkinliğe katılan sanatçı, halay çekerken yanındaki tesettürlü kadının elini kasten tutmadığı gerekçesiyle suçlanıyor, kadını tesettürü sebebiyle aşağıladığı iddia ediliyordu. Halbuki Ergen bir başka fotoğraf karesinde iki tesettürlü kadının ortasında kocaman tebessümüyle görülüyordu.
Linç kampanyasına destek veren Büyük Birlik Partisi genel başkanı Mustafa Destici’nin ifadeleri ise ateşe benzin dökmek kabilindeydi. Destici’nin ifadelerindeki ton, mevcut sistemi güçlendirmek şöyle dursun, siyasal İslâmcıların bindiği dalı kesecek türdendi: “Adı geçen kişi her türlü ahlâksızlığı yaşamış; aslında bizim bacılarımızın analarımızın onun elini tutmaması gerekir.”
Bu ifadeler söylemsel bir analizi hak etmez, Türkiye siyasetinin aktörlerinin kolektif bilince ne kadar yabancı ve uzak olduğunu bir kez daha ortaya koyar.
Bu olaydan birkaç gün sonra, Sümeyye Erdoğan Bayraktar, eşiyle katıldığı bir programda, batı kaynaklı tahakkümün toplumda nasıl normalleştiğinden ve özellikle tesettürlü kadınların kamusal alanda diledikleri gibi rahat giyinemediklerinden hafif yollu şikâyet etti. Bayraktar’a göre, kolektif zihin kamusal alanda temayüz eden kadınların şalvar gibi “rahat” kıyafetleri giymesi için uygun değildi. Bayraktar, “elbette özel alanımda istediğim gibi şalvarımı giyiyorum, şalvarın kıymeti bir gün anlaşılacaktır” dedi.
…
Bir hafta içinde ortaya çıkan bu iki meselenin yakın tarihsel bağlamdan bağımsız ele alınması mümkün görünmüyor.
80’li yıllarda yaşananların yakın tanığı bir kadın olarak şunu söylemeliyim: Kemalist zihniyetin savaş açtığı tek kıyafet nesnesi başörtüsü, siyasal ifadesiyle, türbandı. Hem tanık hem kadın dindarlığı konusunda sahada (kadın sohbet toplantılarında, diğer dinsel faaliyetlerde, medreselerde katılımlı gözlem yaparak) uzmanlaşmış bir akademisyen olarak, şalvar veya herhangi bol bir kıyafet giydiği için kamusal alandan dışlandığını ve ötekileştirildiğini ifade eden tek kadına rastlamadım. Üstelik türbanın bir ötekileştirilme nesnesi olduğu yıllarda, dinsel yaşantıya uzaktan yakından sempati beslemeyen aydınlar çoğunlukta olmak üzere, türbanlı kadınların toplumsal desteği güçlüydü.
Köpürtülmeye çalışılan mağduriyetten AKP iktidarının panik içinde olduğu çıkarsanabilir. Bu çıkarsama mevcut iktidarın artık kanıksanan kadın politikalarına ve sonuçlarına dayanıyor.
Son 23 yıldır ülke yönetiminde olan AKP, “gece yarısı bir kadının sokaklarda ne işi var?” diyerek kadın cinayetlerinin faillerini hem cesaretlendirdi hem de ödüllendirdi. Takım elbisesini bir de kravatla süsleyen canilerin cezasını “iyi halden” olabildiği kadar indirdi. Bu bir ödüldü(r); ataerkinin kadın söylemini -elini kana bulama pahasına- bayraklaştıran zihniyet, bu yollarla destekleniyordu.
Bununla kalmadı; feminist kadın hareketlerinin akademik ve örgütsel çabaları görünmez kılınarak “Türkiye’de kadın sorunu” olmadığı iddia edildi. “Sorun kadınlardadır” diyordu yönetim erkinin zihniyeti, hem de erkek sesli kadınların da dahil olduğu bir tonla, “haddini ve görevini bilen kadının sorunu olmaz!”
İktidarın medya organları kadın giyimi ve tesettürün sınırları üzerinden “kendi kadınlarına” da haddini bildirmeye devam etti. Bir zamanların İslâm mücahidelerinin, kendilerini “Müslüman değil, süslüman” diyerek aşağılayan erkek yandaşlarına karşı nasıl sessiz kaldıklarını başta anlayamasam da güç iksirinin kandaki deveranının etkileri konuyu anlaşılır kılıyor.
Demem şu ki, Türkiye’de özellikle tesettürlü kadınların kıyafeti üzerinden yurttaşların/ kadınların aşağılanması ve ötekileştirilmesi artık itibar edilecek bir konu değildir.
Yazıda ele aldığım iki örnek metin iki çerçevede değerlendirilebilir.
Gülben Ergen’e yapılan saldırıların kaynağında -siyasal rant kaygısını bir kenarda tutarak- tarihsel hafızada yaşatılan değersizlik/ aşağılık duygusu olduğu söylenebilir. Bahse konu linç girişiminin en önemli sebeplerinden biri bu olabilir. Bunu sahada konuştuğum kadınların sözlerine ve samimi itiraflarına dayanarak söylüyorum. Seküler zihniyetin ağırlıklı olduğu ortamlara giren tesettürlü kadınlar -görüş bildiren kadınlar yirmi/otuz beş yaş aralığında- ortama ilk girdiklerinde türbanları sebebiyle yargılandıklarını düşünüyorlar. Fakat onlarla birlikte zaman geçirdikten sonra “yargılanmaya dair” duygu ve düşüncenin kendilerinden kaynaklandığını fark ediyorlar. Bu ifadelerden biri şöyle:
“Hayretle anladım ki, bu insanların benim başımdaki örtüyle falan bir dertleri yok, düşüncelerimle, kendiliğimle ilgileniyorlar. Yakınlığımız arttıkça kendimi onların yanında çok daha rahat ve gerçek kendim gibi hissettim.”
“Aynı peşin hüküm bizde de var. Mesela annem psikoloğun açık saçık giyimini görünce ‘bundan bize ne fayda gelecek ki’ demişti. Kadını tanıdıktan sonra söylediğinden kendi de utanmıştı.”
Bu gibi örneklerden hareketle, toplumsal algıda kadın kıyafetine dair yargılayıcı tutumun değiştiği, türbanın veya seküler giyimin aşağılama nesnesi olmaktan çıktığı söylenemez. Ancak dinsel inanç sebebiyle ortaya çıkan giyim kuşam farkının sosyal ilişkilerdeki hırpalayıcı etkisinin azaldığı söylenebilir.
Bu bağlamda, Gülben Ergen’i eleştiren veya ona gönül koyan bazı kadınların tutumlarında samimi olduklarını düşünmekle birlikte, olayın uyandırdığı etkide tesettürlü kimliğin içsel sorununu işaretlemek lazım. Destici gibi siyasilerin ve sosyal medya kalabalığının konuyu alevlendirmesi ise siyaset çarkının tuzaklarından bağımsız düşünülemez.
Sümeyye Erdoğan Bayraktar’ın ifadeleri ise, planlanan yeni Türkiye prototipinin habercisi gibi görünüyor. R. T. Erdoğan’ın halefinin doğrudan sahneye çıkarıldığı şu dönemde, Bayraktar’ın sözlerini belli bir kitleye göz kırpma ve epeyce sarsılan İslâm ideolojisini yeniden canlandırma arzusu olarak okumak mümkün. Babasının siyasi esnekliğinden bambaşka bir vadide olduğunu anladığımız Bilal Erdoğan için kurgulanan yeni dönemde, Sümeyye Hanım hem kardeş hem yoldaş olarak sahneye çıkmış görünüyor.
Bayraktar’ın -politik bir tercihle- yumuşatmaya çalıştığı söylemin özünde çarşaf vardır. Türkiye’deki bazı tarikatların dindarlık seviyesini kadınlarda çarşaf, erkeklerde şalvar giymekle ölçen misyonu düşünüldüğünde konu aslında açıktır.
Siyasal İslâmcı hareket, cumhuriyetten ve Atatürk’ten nefret eden, dindar olmasa da kindar bir kitle yaratmayı başardı. Fakat bu kitle, toplumumuzun bütünsel özellikleri düşünüldüğünde, hücresel bir yoğunluktadır.
Türkiye toplumunun dindarının dini anlama ve yaşantılama şekli -her toplumda olduğu gibi- biriciktir. Bu özgün tezahür kendi kültürel köklerinden gelen özellikler taşır. Pek çok eksiğine ve eleştiri konusu olan özelliklerine rağmen, cumhuriyet Türkiye’si, kırık dökük demokrasi deneyimini bünyesinden atacak bir toplum değildir. Bu bağlamda İslâmcı siyasetin toplum üzerindeki etkisinin en önemli göstergelerinden biri -zamanlı zamansız- Anıt Kabirde kendiliğinden toplanan yurttaşlardır.






















