(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Ötekinin varlığından neden rahatsız olunur?
Toplumsal çatışmaların ve kutuplaşmaların kökenine dair araştırmalar buna benzer sorularla yola çıkar. Öyle ya, bireyleri rahatsız etmeyen bir durum neden karşıtlığa, kavgaya ve kutuplaşmaya sebep olsun?
Rahatsızlığın kökeninde ötekinin sahip olduğu özellikler olabilir. Daha akıllı, daha kabiliyetli ve devamında daha başarılı ve güçlü olmak ötelenmenin sebeplerinden olabilir mi?
Aslında ters bir ilişki kurduğumun farkındayım; çünkü sıraladığım özellikler insanı güçlendiren ve o özelliklere sahip olmayanların içinde öne çıkaran vasıflar. Bu vasıflara gerçekten sahip olanlar, kendi benzerlerinden rahatsızlık duyabilir mi?
Rekabetin öncelendiği bu çağda ve bence her çağda, gücün benzerleri tehlike olarak algılanabilir. Tehlike ise kurtulunması gereken bir durumdur; tehlike ortadan kaldırılmalı veya etkisiz hale getirilmelidir.
…
Bu başlangıç akla siyaset dünyasındaki güç mücadelelerini getirse de bugünkü konum, kadınlar. Mülk sahipliğinin ve onu korumanın henüz hayatın merkezine oturmadığı büyülü zaman dilimlerinde, kadının doğayla bütünleşen yaratım gücü insan toplulukları için başat roldeydi. Bu gücün büyüsü Charlotte Perkins Gilman’ın Kadınlar Ülkesi adlı kitabında ütopik bir kurguyla resmedilir. Bugünlerin dehşetli atmosferinden baktığımızda ancak bir ütopya olan bu kurgunun, iktidarın merkezleşmediği ilkel bir dünyada ne seviyede yaşandığını bilmiyoruz.
Tarihin akışında mülkiyet savaşlarının yarattığı erkek kralların kültüre ve dile hakimiyeti, yüzyılların behrinde kadınları aslında olmadıkları bir hâlde tasvir ve inşa etti. Buna göre, kadınlar duygusal ve kırılgan oldukları gibi, hayatı yönetmek için gerekli akıldan ve donanımdan yoksundular. Bu yoksunluk dinsel paradigmada güçlendirilen bir argümandı; duygularının tazyikinden kendisini alamayan kadın bir de akıl kıtlığı devreye girdiğinde tehlikeli bile olabilirdi. Aslında kadın, biyolojik özellikleri, annelik yetisi ve ev içi işlere yönelik kabiliyetleriyle çok kıymetli, çok hürmete layık, nazenin yapısı sebebiyle aynı zamanda korunmaya ihtiyaç duyan bir varlıktı. Böylesine yüce bir varlık, öncelikle kendi duygu ve düşünce dünyasının tazyikine karşı tehlikedeydi. Diğer tehlikeler ise onun bu özelliklerini kullanmak, istismar etmek ve onu “ayağa düşürmek” için tuzak kuran sosyal hayat ve aktörleriydi.
Eril düşüncenin dinsellikle beslenen bu inşasını kadınlar da kabul etti, hem de yüzyıllar boyunca. Her çağda ve coğrafyada düzen bozan, haddini aşan tipler ortaya çıksa da bu tipler çok geçmeden şiddetle cezalandırıldı ve hadleri bildirildi. Mesela M.Ö. 350 veya 370 yılında doğup 415 yılında öldürülen İskenderiyeli Hypatia bunlardan biriydi. Onun hakkında en kesin bilgi matematik, astronomi ve felsefe bilmesi ve dindar bir grup tarafından sokak ortasında öldürülmesiydi. Onu, İskenderiye Kütüphanesi’nin baş kütüphanecisi olan babası matematikçi Theon’un yetiştirdiği söylenir. Bilgi birikimini çevresindekilerle paylaşan, başka bir deyişle etrafına ışık saçan Hypetia, daha ilk çağlarda kendisi için çizilen sınırdan çıkan ve bu “kendini bilmezliği” sebebiyle öldürülen kadınlardan biriydi.
Kadınların duygusallığı ve keskin akıldan yoksun sayılması, özellikle Orta Çağdaki bazı uygulamalar düşünüldüğünde, hafif bir ifade olacaktır. Kendi kabiliyetlerini keşfeden, sistemin dayattığı kadınlık rollerini kabul etmeyerek başka alanlarda yer almaya teşebbüs eden kadınlar delilikle suçlanmış ve cezalandırılmıştır. Kadınların delilik tarihi kendilerine yapıştırılan bu damgayla mücadele eden ve sonunda birer deha oldukları kanıtlanan örneklerle dolu.
Michel Foucault, modern dünyanın düzenlenmesinde başat rolün güç ve iktidar olduğunu, normalle anormalin, akıllılıkla deliliğin de bu bağlamda belirlendiğini savunur. Toplumun normal saydıklarına uymadığı için ötelenenlerin başında kadınlar gelir. Aslında kadınların ötelenmesi ve delilikle etiketlenmesinin tarihi Mezopotomya’ya kadar dayanır. Ataerkil değerlere uymayan kadınların delilikle suçlanması ve cezalandırılması tarihsel bir sürekliliğin devamıdır sadece. Yunan mitolojisinde kadın doğrudan doğayla bağlantılandırılmıştır.
Kybele, ölüm ve dirimden sorumlu bir Tanrıça olarak doğadan ve onu tahrip edenlerden sorumludur. Kökeni mitolojiye dayanan iş bölümünde, kadın doğayla, erkek ise uygarlık, düzen ve akıl ile ilişkilendirilmiştir. Eskiye dair her şeyi insanlığın huzur ve mutluluğu adına yeniye dönüştüreceğini iddia eden modernitenin inşacıları bile bu düzenlemeyi alıp kabul etmiş, üstelik savunmuştur.
Kadının fiziksel ve teolojik olarak en alt konumlarda yer aldığı dönem, kuşkusuz Orta Çağ Avrupa’sıdır. Bu dönemde ruhsal bozuklukların temeline şeytanın koyulduğu, adet görmenin bedensel eksiklikle tanımlandığı, bunun Hristiyanlıkla temellendirildiği kapkara bir yaşam döngüsüne şahit olmuştur insanlık. Bu köhne düşüncelerle kadınları cadı seviyelerine indirgeyen batıda, sonraki dönemlerde kadınlara dair karanlığını görmeyen iddialar yükseldi. Aydınlanma Çağı en hararetli tartışmalara sahne oluyor, batılı düşünürler bütün dünyayı “gerçek ışığa” kavuşturacak reçeteleri hazırladığını iddia ediyordu. Modern iddialar tek ve benzersiz bir uygarlık olarak kendisini dünyaya dayata dursun, ataerkinin reddettiği kabiliyetlerini hayatın tam ortasında bedenlenen kadınlar hemen her seferinde ortadan kaldırılıyordu. Tarihe son cadı olarak geçen Anna Göldi’nin, hem de 1782 yılında, İsviçre’de ölümle cezalandırılması kadına yönelik tutumla modern iddialar arasındaki uçurumu gösterir.
…
Daha dün diyebileceğimiz bir dönemde, on dokuzuncu yüz yılda, kadınlar sadece kocalarının ifadeleriyle akıl hastanesine kapatılabiliyordu. Kadınların kölelik karşıtı olmaları, bilimsel etkinliklere ve sanata ilgi duymaları, başka bir deyişle ataerkinin çizgisinden herhangi bir şekilde çıkmış olmaları tımarhaneyi boylamaları için yetiyordu.
Massachusetts, Ware’de doğan Elizabeth Packard (28 Aralık 1816 – 25 Temmuz 1897), kocasının iddialarıyla üç yıl boyunca akıl hastanesinde kalan kadınlardan sadece biri. Sağlık heyetinin yedi dakikada “akıllı” olduğuna karar verdiği Packard, bundan sonraki hayatını kadının insan haklarına adayacaktı.
…
1960’lardan sonra günden güne güçlenen ve yayılan kadın hareketleri, kadın sorunlarının çözümünde önemli bir eşik atlanmasını sağladı. Türkiye, cumhuriyetin getirileri sayesinde kadın hakları konusunda bazı batı ülkelerini bile geride bıraktı. Bu haliyle o, Orta Doğu ülkeleri tarafından parlayan bir yıldız gibi görünüyordu. Son dönemde AKP iktidarının kadın karşıtı söylemleri ve eylemleri suyu önemli ölçüde bulandırsa da bu coğrafyanın kadını kendisi için biçilen rollere karşı çıkarak kendilik yolcuğunu sürdürmeye kararlı.
Kendisini dindar olarak tanımlayan kadınların son on yıldaki değişim ve dönüşümü ise başka yazıların, hatta doktora tezlerinin konusu. Ülke gündeminin sisinden pusundan fırsat buldukça bu konuya devam edeceğim.






















