(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Dirmit gibi gecekondu damından değil, portakal ağaçlarının dalları arasından sesleniyordum göğe. Limon ağacının gövdesine sarılmış asma dallarında oturup yarı koruk üzümleri yerken, kalbimin değerini hissedivermiştim.
Ondan geçmeyenin kıymeti yoktu, kalbe seslenmek için kalpten seslenmek lazımdı. Her kelimem kalpten çıktı diyemem; kelimelere kalp değil kulak kesilenlere dilden savurduğum çok oldu. Dilden savurduklarım ise kalbime yük.
Kalp cefakâr ve vefakârdır. O kadar vefakâr oldu diye ona bunca yükü yüklemek anlamsız.
…
Ülkemin toprakları verimlidir, coğrafyası benzersizdir. On yıl öncesine kadar halkının da cefakâr, vefakâr ve benzersiz olduğuna inanırdım. “Biz” derdim, “biz benzersiziz.”
Bu ülkede yüzbinlerce masum yurttaş karanlık kuyulara atıldı. İdeolojilerini seversiniz sevmezsiniz, hayat tarzlarını beğenirsiniz beğenmezsiniz, bu masum insanlar on yıldır ağaç kökü yemeye mahkûm edildikleri dipsiz kuyularda var olma mücadelesi veriyor.
Gönül tahtımda oturan “benim cefada ve vefada benzersiz halkım, Anadolulum” kör ve sağır. Ve dahi saldırgan. Diline “Vurun kahpeye!” lafzını pelesenk etmekte hiç gecikmedi, iktidar erki aksini belletinceye kadar da böyle kalmakta kararlı.
Zamanında Aziz Nesin’in sözleri kalbimi acıtırdı; kalbim itiraz ederdi benzersiz halkımın yüzde atmışının ahmak olduğunu dinlemeye.
Tüm duyu organlarımdan kalbime bağlanmış teller var. Kalbim kendisine akanlardan yine acıya bulandı. Benzersiz Anadolu halkının bukalemun suretini görmekten, zihnimin ve bilumum ruhsal temayüllerimin ona sırt çevirmesinden, her şeyden kırılıp dökülüyor kalbim.
Ey kalp! Nesin, necisin, nereden gelip nereye gidersin? Başa çıkamadığım bu hâlin nedir?
…
Yoksulluktan geldim, ne var ki yoksulluğa demir atmak değildir niyetim.
Portakal ağaçları arasına kondurulmuş bir Manar’da geçti ömrümün ilk on senesi. Bugünden baktığımda farklı bir mazi görünüyor gözüme; meğer yoksul değilmişiz. Portakalı, limonu, greyfurtu ağaçtan, üzümü asma dalından koparıp yerdik. Sebze denilen şey bahçemizde yetişirdi, gelene gidene dağıtırdı annem. Salatalık, domates mücevher gibi algılanmazdı. Meğer zenginlikten yoksulluğa yürümüşüm bunca ömürde.
Akşamın alaca karanlığında pazar artıklarından file doldurmaya çalışan adam kim bilir Dostoyevsky’nin romanlarında nasıl yer alırdı? Eşele dayı, iyi eşele pazar artıklarını. Bak, şu domatesin dörtte ikisi ezik değil.
Ah vah… Ülkemin yoksul insanı kahrından dile geldi…
Diline ne geldi sevgili dayı, bu hâlinin sorumlusu kim(ler)dir, de hele…
-Padişahım çok yaşa! Padişahım çok yaşa!
Dostoyevsky değilim, sadece okuruyum. Bu ruhun analizini ilmek ilmek dokumak benim kalemimin harcı değil.
Saraylardan bir sayha yankılanıyor: “Berhudar ol evladım, berhudar ol… Dış güçlerin mutfaklarımıza kadar uzanan elini ancak ve ancak biz kırarız vesselam…”
Kalbim titreşimde. Ne diyorsun ey kalp?
Bir dış ses yükseldi çok geçmeden: Kalp kalp kalp! Sen nasıl bilim insanısın? Bilim diye bir gerçeklik var bu yaşam alanında, bilim…
Dilim harekete geçip bir küfür savuracaktı ki, karmaşık bir ittifak dilimi boğazıma soktu. Ve kendime geldim. Evet evet evet… Nasıl olup bittiğini anlamadan üveyden üvey evlat hâline getirilip çöpe atılan bilime ve bilim insanına uzanan diller kurusun.
Peki ben kimim, nereden geldim nereye gidiyor, neyin yanında duruyor, neye ve kime muhalefet ediyorum? Kalp cızırtılarım dorukta. Bilmek ne getirecek, bilmek nedir sahi?
Ya hakikat?
…
Kalbime sığmayan kelimeleri atacağım hayatımdan. Kalbimden geçmeyeni kullanmayacağım.
Bu tenhalık elimdeki feneri söndürmediyse de kalbime karanlık bir perde gerdi. İçim seslenmeye durdu.
Ben dünyalıyım! Ama ne olursa olsun ülkemi terk etmeyeceğim!
Kalbimden geçip dilime dolanması nedendir bu çığlığın?
Ey yurt, söyle bana? Ne zaman ve hangi anda kalbimi böylesine bağladın çözülmez düğümlerle.
…
Ben halkım!
Ben bu topraklarda doğdum, bu topraklarda büyüdüm. Başka yeryüzü toprağına ayak basmadım. Beni doğuran ve büyüten topraklar benim yurdum olmaktan imtina ediyor ve bana üvey annelik taslıyorsa ben de…
Evet sen de? Söyle güpgüzel yörük kızı, yurdun seni kimsesiz bırakırsa sen ne yaparsın ona? Deyiver hele…
Ahhh….
Ey kalp, terk et(me) beni!
Tuptuzlu gözyaşlarımı kana kana kana iç…






















