(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
İnsan girdiği ortamlara kendisinden bir parça bırakıyor. Bu cümle kulağa ilk çarptığında abartı gibi gelse de derinlemesine düşündüğümüzde hakikat payının ne kadar yüksek olduğunu anlayabiliyoruz.
Kendine has rüzgarıyla bir ortama giren, küçücük bir soru sorduktan sonra oradan ayrılan bir kadının bıraktığı havayı ve etkiyi düşünün.
Herkesin süslü ve endamlı cümlelerle kendisini göstermek istediği bir ortamda, sükûtun derinliğiyle parıldayan bir adamın üstümüzde bıraktığı etki nasıldır?
Ya saldırganların kör gözlü hücumları arasında kalmış birinin anlayıcı bir bakışla karşılaştığı an?
Her şey zıddıyla bilinir. İçinde bulunduğumuz atmosferin boğuculuğu, ancak ferahlığa açılan minik bir pencereyle fark edilebilir. Tıpkı içimize sinmiş huzurun kıymetini ruhumuzu tırmalayan anlık yaygaralarla fark edebildiğimiz gibi.
Bu yüzden zaman zaman farklı havaları koklamakta fayda var. Farklı sokaklara çıkmakta, demimize damarımıza sinmiş sorunların hiç değmediği insan yaşantılarına sokulup onlarla birlikte teneffüs etmekte fayda var.
Aynı gökyüzü altında ne kadar çok renkli manzaraların arz-ı endam ettiğini, insan denilen varlığın bu manzaraların bağrında nasıl değişken hâllere büründüğünü, hayatın tümüyle bize göründüğü veya görmeye karar verdiğimiz gibi olmadığını derk etmekte fayda var.
Engin bir anlayışla üstümüzü örten gökyüzü altında içten içe işleyen bir dengenin varlığını fark etmek sanırım böyle mümkün. Dünya göründüğü kadar kötü bir yer değil, insanlık göründüğü kadar kötülük tarafından işgal edilmemiş, saldırganlar zihinlere başarıyla kazındığı gibi güçlü, saldırılara maruz kalanlar ise zayıf değil.
Bütün bunlar belli odaklar tarafından olması, vücut bulması istenen durumlar. Başka bir deyişle, aydınlıkla karanlığın ezeli çarpışmasının bugüne yansımasıyla karşı karşıyayız. Bu çarpışma ezeli olduğu gibi sanırım ebedi de. Hiçbir kahraman dünyayı bütünüyle aydınlatacak bir ışığın sahibi olamamış, yine olamayacak. Hiçbir aydınlık dünde olduğu feriyle bugüne taşınmamış; ışığın rengi, kapsamı ve kapasitesi hep değişmiş. Değişmese, bugüne uygun hâle gelmese varlığını da sürdüremezdi zaten.
Bu bağlamda kahramanlık destanları, üst insan anlatıları hep ilgimizi çekse de -adı üstünde destan- geride ve yaşandığı anlarda kaldı. Bugünün, daha doğrusu kendi hayatımızın tek kahramanı var: Kendimiz.
Neyi seçer, hangi yola yönelirsek hayatımız o. Bu bağlamda seçimlerimizin ve yapıp ettiklerimizin sorumluluğunu alır, her düşüşte yeniden ayağa kalkıp yürümeye başlayabilirsek ne mutlu bize. Bundan daha muhteşem kahramanlık destanı mı olur?
…
Ayaklarım başka denizlerin suyuna değdi, saçlarım farklı rüzgârlarda savruldu, güneşin kolları beni daha sıcak sardı diye dökülen cümlelerdir bunlar.
Hayat hepimizi sımsıcak sarsın, sarsın da bırakmasın.
























