(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Kötü sürprizlere uyanmadığımız bir gün yok; bir haftadır Kahramanmaraş’taki okul katliamının dehşetini yaşıyoruz. Korkunç olayda sekizi öğrenci, biri öğretmen tam dokuz canı yitirdik.
Saldırıyı gerçekleştiren İsa Aras Mersinli on dört yaşında bir öğrenci. Ortaya dökülen belgeler, ergenlik çağına henüz giren bu çocuğun yaşının başının ötesinde işlerin içinde olduğunu gösteriyor. Ortalıkta dolaşan bilgiler doğruysa, İsa Aras bir çocuğun karşılaşabileceği hemen her türlü şiddete bulaşmış, bulaştırılmış görünüyor.
Bizim gibi bir ülkede, böylesine korkunç bir olayda doğru bilgiye ve şaibesiz bir habere ulaşma şansımız düşük görünüyor. Bir yandan çocuğun öldürüldüğü söylenir ve otopsi raporları açıklanırken, diğer yandan öldürüldü süsü verilerek çocuğun kaçırıldığı söylentisi dolaşıyor ortalıkta.
Yorumların kuyruğu birbirine değmiyor: Bir öğrenci velisi tarafından ayağından bıçaklanan Mersinli’nin şah damarındaki kanama sebebiyle kan kaybından öldüğü söyleniyor…
…
Sosyal medyada ise katledilenlerden biri olan güzel yüzlü Yusuf’un, babasının KHK’lı bir polis memuru olması sebebiyle, cenaze merasiminde ayrımcılığa uğradığı, Yusuf’un cenazesine hiçbir resmi görevlinin gitmediği bilgileri dolaşıyor. Buna insanın inanası gelmiyor; devlet yönetiminde yer alma yetkinliğine sahip olan bürokratların bu denli yanlış davranabileceğini aklı kesmiyor insanın. Bu yüzden temkinli olmayı tercih ederek konuyu kapatıyorum.
İnsan hayatının bu denli ucuzladığı bir ülkede ortaya çıkan bu tartışmaları hafsalam almıyor. Bunları mı konuşmalıydık, acımıza acı katacak konuları tartışmak yerine birbirimizin ruhuna dokunmalı değil miydik?
…
Olup bitenlerin şiddeti içinde daha ilk günden ruhumu yaralayan konulardan bir başkası, eylemi gerçekleştiren çocuğa ve ailesine karşı kullanılan nefret dili. Böyle bir öfke insanın içini ürpertiyor.
Sanki yaşını başını almış bir adam başka bir gezegende özel olarak yetiştirilip Kahramanmaraş’a gönderilmiş ve katliamı gerçekleştirmiş. On dört yaşındaki çocuğun bu durumundan ana babası dışında hiç kimse ve hiçbir kurum sorumlu tutulmuyor. Ana babası ise saldırgan bir katilin ebeveyni, çocuk yetiştirmeyi becerememiş -üstelik yüksek eğitimli- kişiler olarak gün görmemiş hakaretlere uğruyor.
Ancak bu tavrı tamamen yadırgamak da imkânsız, çünkü babanın karanlık geçmişi halkın bu tutumunu besliyor. Saldırganın aslında öldürülmediği, nüfuzunu kullanan babası sayesinde kaçırıldığı söylentileri ayyuka çıkıyor. İnsan, her ailenin ve ebeveynin başına böylesi musibetlerin gelebileceğini söylemek, insanın evladı karşısındaki çaresizliğinden dem vurmak istiyor. Fakat bu söylentiler arasında konu buraya hiç gelemiyor…
…
Diğer yandan sahip olduğu değerler için ölüme gidebilen kişilerin varlığı ruhumuza fer veriyor. Saldırının şiddeti esnasında, can havliyle kaçmak yerine öğrencilerine siper olan öğretmen Ayla Kara, içimizin isini silip süpüren bir rüzgâr estiriyor gökyüzümüzde. Dehşet anında verilen kararlar ve eylemler kişinin duygu ve düşünce dünyasına ayna tutan, hatta insanın içini apaçık gösteren durumlardır. Ayla öğretmen, ancak bir annenin gösterebileceği bir tavırla öğrencilerini/ çocuklarını ölümden koruyor. Olup bitenlerin dehşetiyle kan revan olan duygu dünyamız, bir an umutla dalgalanıyor.
…
2020’de Tunceli’de kaybolarak sırra kadem basan Gülistan Doku olayının aydınlanıyor olmasını nasıl yorumlamak gerekiyor, emin değilim. Ne Gülistan Doku’yu ne ailesini tanırım, fakat kayıp acısının ölüm acısından beter olduğunu düşündüğümden GülistanDokuNerede tag çalışmalarına yıllardır destek veriyordum. Şimdilerde anlatılanlara göre, Devlet Babamız olayı çözmeye karar vermiş. Valinin hâl ve tavrı ise yine şaibeli.
Bu kokuşma meselesine açıklık getirmek zor. Söz konusu benim ülkem olduğunda, adımızın önündeki ünvanlar bu tür açıklamalara yetmiyor.
Toplumun bu denli bozulmasından devlet yönetimi (kurumlar) mi sorumludur? Yoksa devlet yönetimi bozulduğu için mi toplum bu denli kokuşmuştur?
Bu tartışmalara girecek hâliniz var mı? Benim yok.























