(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Çıplaklık genellikle olumsuz anlamları çağrıştırır. Çoğunlukla bedene yüklenen bu anlam, ruhsal çalkantılardan veya dinginlikten bağımsız olamaz. Çünkü çıplaklık, bedenimizi veya ruhumuzu örten elbiselerden soyunma demektir.
Bedensel çıplaklığın dili çoğu zaman müstehcen coğrafyaya dairdir; kendisini bir şekilde soyarak göz önüne atan bedenin dili, herkesçe farklı şekillerde yorumlanabilir. Bedenin bağlı olduğu zihnin hangi bağlamda kendisini sergilediği ise, bence sırdır.
Toplumsal imgelemdeki tabular sebebiyle belki, çoğunlukla kadınlar, bazen toplumsal bakışı sarsacak şekilde soyunarak görünmek istiyor. Hayatlarına uymayan şeyleri protesto ediyorlar. Böyle bir yönelimde gösterilmek istenen, bedenin gizlerinden ziyade ruhun isyanları olmalıdır. Sarsmak, haykırmak, aslında gözleri değil, zihinleri işaret ettiği noktaya çevirmektir asıl maksat.
Maksadım, çıplaklığa övgü değil; çırılçıplak bedenlere maruz kalmak rahatsız olduğum bir durumdur. Bu, kısmen ya da tamamen soyunmuş bedenleri aşağıladığım veya yargıladığım anlamına gelmez. Belki de bedensel sırrın bu kadar derin olanına vakıf olmamak arzusudur bana rahatsızlık veren.
Öte yandan soyunan sadece bedenler değildir; ruhun çıplaklığı insan mahremiyetine dair en giz’li alandır.
Sosyal medyadaki mutluluk pozlarının ardında hangi acıların kökleştiğini bilmiyoruz mesela. Herkes gerçekten bu kadar mutlu ve sorunlarını çözmüş mü, yoksa öyle mi algılanmak istiyor?
Bu tablonun hemen yanında duran acı severlik ise, bambaşka perdelerden haber veriyor bize. Hayatın bir türlü yüzüne gülmediğini söyleyen, bir gün yüzü görmediği için yasta olan kişilere az üzülmedik, zamanımızı onlara az hasretmedik. Fakat bir gün, onları ruhsal çıplaklıklarıyla gördüğümüz o gün, dramın başa gelen değil, talep edilen ve garip bir iştahla arzu edilen şey olduğunu anlayıverdik.
Bu konuda içimde o kadar çok hikâye birikti ki, anlatsam gülersiniz. On yıllarca eşinden şikâyet eden, bu evlilik kaderinde kahrolduğunu söyleyen kadınlar dinledim mesela. Onları dinlerken, hangi iğneli fıçılarda yaşadığımı bilmezlerdi, bilmelerine gerek yoktu. Fakat yüreğimden sızdırmadığım acılarla çok sahici görünüyor olmalıydım; onları sepsessiz bir kabulle gökyüzü gibi kucaklayışım ve kulaklarına fısıldadığım deniz mavisi cümlelerim onlara iyi geliyor, gülerek evlerine dönüyorlardı. Bu kadınların neşesini sahici zannedip ben de tatmin oluyordum galiba; işe yaradım, çileli bir kadına hayatın güzel taraflarını gösterdim diye kendimi yüksekçe bir yere koymuş da olabilirim.
Bu kadınlar hala evli ve bence çok mutlular, ama artık benimle duygularını -beyaz veya siyah- paylaşmıyorlar. İçlerindeki zehri kusup orgazma ulaşacak başka bir lavabo buldularsa ne âlâ. Ama onların nezdinde de artık “tehlikeli ve zararlı” olduğum için on yıldır bana selam bile vermekten kaçınıyorlar.
Amacım dert yanmak değil elbette. Bu çıplaklık deniz mavisi dünyama koyu gri bulutlar saldı salmasına, ama onları kovmayı ve teptenha kalan dünyamda esenlik bulmayı, bir kere daha bildim.
…
Soyunmanın başka şekilleri de vardır. İçinin gizlerini, aslında kendi mahremiyetinde kalması çok daha güvenli olan gizleri, güvendiğin bir zihne aktarmaktır. Bu kolay olmaz, hele ruhsal mahremiyetini en büyük namus sayanlar için, hiç kolay olmaz.
Burada en az iki seçenek olabilir: Sır’rına vakıf olan kişi ona layıksa, bu hem soyunan hem ona muhatap olan için hayattaki en büyük şanslardan biridir. Soyunmak, muhatabına -utandırmak bir yana- onur verir. Bir yanılgı söz konusu olduysa, çok büyük bir yanılgıdır bu, çıplaklık -zannedilenin tersine- soyunan sosyal aktörü utandırmaz. Çünkü o çıplaklık, soyunanın kendiliğinin, o özel ruhsal anların doğal bir yansımasıdır. Doğal olana karşı çıkmak ise insanı kendisinden uzaklaştırır. Bu yüzden, bu çıplaklık bir teşhir değil, olsa olsa kendiliğin özel ve öznel bir tezahürüdür.
İnsan, korkmadan önünde soyunabildiği birinin açtığı o büyülü yolda, kendisine uzanan yolları bulur. Bu, iddialı bir söz gibi görünse de öyle değildir. Yargının farklı tonlarından herhangi biriyle karşılaşmadığı bir ortamda seslenebilen bir ruh, kendisini kendi sesinden olduğu gibi algılama imkânı bulur. Bence, kim ne derse desin, psikologların temel işlevi budur: muhatabına böyle büyülü bir yol açmak. Fakat bu, diploma veya duvarlar dolusu sertifika ile olabilecek bir şey değildir. Bu yüzden, bazen dizinin dibine oturduğumuz âmi bir insan, psikoloji profesörlerinin hayalini bile kuramadığı sahillere ulaştırır insanı.
Sanırım asıl ihtiyacımız, korkup ürkmeden soyunabildiğimiz bir ortamda içimizin aynasına bakabilmek ve kendimize yargısızca bakıldığını hissedebilmektir.




















