(The Turkish Post) – BÜNYAMİN ÜNAL
İnsan Neden Tanrı’ya Öfkelenir?
İçimizdeki yangını gökyüzüne doğru fırlatınca o yangının söneceğini zannederiz.
Büyük bir yanılgı.
İsyan bayrağını açarız, kaderi suçlarız, düzene hınç besleriz ve günün sonunda buna “varoluşsal bir sorgulama” süsü veririz.
Oysa bu entelektüel bir duruş falan değil; düpedüz egonun kaçış rampasıdır.
Canımızın yanmasından ziyade, o canı yakan kararların ve hataların sorumluluğu altında eziliyoruzdur aslında.
Bu Öfkenin Temelinde Ne Var?
Madalyonun ön yüzünde ilahi bir adaletsizlik feryadı durur. Arka yüzünde ise taşınamayan, ağır bir suçluluk yükü.
- Kendimize dair inançların kökten çökmesi
- Hatasız olma saplantısının getirdiği o çiğ utanç
- Çaresiz kalma korkusu
Zihin o sıkışma anında sessizce bir çıkış yolu bulur: “Ben hatalı olamam, beni bu kusurlarla var eden tasarım hatalı.”
Fakat asıl niyet adaleti bulmak değildir; sadece o ağır “suçlu” koltuğundan kalkabilmektir.
Zihnin Güvenli Sığınağı
İçimizden bir ses fısıldar: “Direksiyonda kader varsa, senin ne suçun olabilir ki?”
Sorumluluğu kozmik bir güce devretmek insana geçici bir nefes alanı açar, doğru. Bu, zihnin acıyı kendinden uzağa fırlatma refleksidir (Freud, 1913). İnsan, Tanrı’yı yargılamaya başladığı an gizli bir ahlaki üstünlük kazanır.
Sanık kürsüsünden iner, hâkim cübbesini giyer.
Ego Aslında Neyi Korur?
Egonun derdi hakikati bulmak değildir. Tek bir derdi vardır: Kendi bütünlüğünü ne pahasına olursa olsun korumak, o narsisistik yarayı gizlemek (Freud, 1914). Çünkü kronik bir değersizlik hissiyle yüzleşmek, zihin için felsefi bir problem değil; bir varoluş savaşıdır.
Bu Döngü Bizi Neden Yorar?
İşleyiş hep aynı kısır döngüye hizmet eder:
Büyük bir hayal kırıklığı yaşarız. Bu durum içimizde derin bir pişmanlık üretir. Ego bu ağırlığın altında ezilmeye başladığı an, nedenleri dışsal, değişmez ve kontrol edilemez bir güce bağlarız.
Zihin o anlık kurtulduğunu sanır. Fakat bu devir bizi özgürleştirmez; sadece yaramızı uyuşturur.
Zamanla kendimizi daha çok kaderi sorgularken, daha çok adaletsizlik kanıtı ararken ve daha çok kurban rolüne sığınırken buluruz.
Fark etmeden, kendi hayat hikayesini yazan bir özne olmaktan çıkar, ayakta kalabilmek için sürekli dışarıda bir düşman arayan yorgun bir savaşçıya dönüşürüz.
En Kritik Nokta: Sorumluluk Paradoksu
Düz mantık der ki: “Sorumlu ben değilsem, güvendeyim.”
Klinik gerçek ise tam aksini söyler: Sorumluluğu tamamen dışarıya devretmek, insanı “öğrenilmiş bir çaresizliğe” hapseder.
Yıkım ilahi bir senaryoysa, değişim imkansızlaşır.
- Kendi hayatımızın figüranına dönüşürüz.
- Eyleme geçme gücümüz felç olur.
- İçsel bir hınç sarmalında boğuluruz.
Bu öfke felsefi veya teolojik bir mesele değildir. İçselleştirilmiş cezalandırıcı o sert üstbenliğin (süperegonun) kırbaç darbelerini dışarıya yansıtma çabasıdır.
Somatik Gerçek
Öfkeyi göğe yöneltebiliriz ama o sıkışmış enerji gitmez, bedene yerleşir.
- Nedensizce kilitlenen bir sindirim sistemi,
- Kronikleşen omuz, boyun ve çene ağrıları,
- Geceleri serbest kalan diş sıkmaları…
Beden, zihnin itiraf edemediği tüm sırları saklar ve faturayı etten kemikten sarayımıza keser.
Bu Döngü Nasıl Kırılır?
Kozmik davayı daha da büyüterek veya kendimizle savaşarak değil. O savunma kalkanını yavaşça yere bırakarak. Bu, kitaptan okunacak bir düşünce değildir; bedenin ve sinir sisteminin kontrolü bırakırken güvende olduğunu hissetmesi gereken canlı bir deneyimdir.
Küçük bir adımla başlanabilir: Bugün hayatında ters giden, kontrol edemediğin tek bir düğümü seç. Gözlerini kapat, nefesine dön ve bedenindeki o sıkışan noktayı hisset. Kendine dürüstçe şunu söyle: “Bu tablonun tüm sorumluluğu bana ait değil; ama şu anki tepkilerim ve buradan çıkma çabam bana ait. Kendimi bu eksiklikle, bu kırılganlıkla kabul ediyorum.”
Sistem ancak o an öğrenir: Hatayı kabul ettiğinde de dağılmıyorsun, hala güvendesin.
Final Cümle
Kaderle savaşan insan güçlü olduğu için savaşmaz. Sadece hala şuna inanıyordur: “Eğer suçumu, kusurumu kabul edersem yok olurum.”
Oysa gerçek şudur: İnsan sorumluluğu ve eksikliklerini onurla üstlendiğinde yok olmaz.
Sorumluluktan kaçmak için büyük savaşlar verirken zaten parça parça eksildiğini fark eder.
Bilimsel Not
- Bireyin yaşadığı içsel değersizlik şemaları, dış dünyaya ve geleceğe yönelik bilişsel çarpıtmaları tetikler (Beck, 1976).
- Başarısızlığın nedenini dışsal, kontrol edilemez ve kalıcı odaklara bağlamak, öfke duygusunu pekiştirir (Weiner, 1985).
- Tanrı figürü, çocukluk dönemindeki ebeveyn otoritesinin ve süperegonun bilinçdışı bir projeksiyonudur (Freud, 1913; 1923).
- Sorumluluğun kalıcı olarak dışsal odaklara atfedilmesi, davranışsal düzeyde öğrenilmiş çaresizliğe yol açar (Seligman, 1975).






















