(The Turkish Post) – BÜNYAMİN ÜNAL
Bazen insanın hayatında görünür bir tehlike yoktur ama bedeni buna ikna olmaz.
Tetkikler normaldir. Ev güvenlidir. İşler, en azından dışarıdan bakıldığında, yolundadır. Yine de içeride bir yerde alarm çalmaya devam eder. Omuzlar gevşemez, uyku derinleşmez, zihin durmadan en kötü ihtimali hesaplar.
İnsan bir süre sonra bunu kişiliğinin parçası sanır:
“Ben zaten hep böyleydim.”
Belki öyledir. Belki de hikâye doğduğunuz gün başlamamıştır.
Hikâye Doğduğumuz Gün Başlamıyorsa
Bir ailede savaş, göç, kıtlık, şiddet ya da ani bir kayıp yaşandığında bunun etkisi olayı yaşayanlarla sınırlı kalmaz. Sonraki kuşaklar bazen ne olduğunu bilmeden o dönemin kurallarıyla büyür.
Para harcanmaz; çünkü bir gün her şey yeniden kaybedilebilir.
Kimseye güvenilmez; çünkü güvenmek tehlikelidir.
Duygular gösterilmez; çünkü ayakta kalmanın yolu güçlü görünmektir.
Bunlar aile içinde sözlerle aktarılabilir. Bazen de hiç konuşulmadan; bir bakışla, ani bir öfkeyle, evdeki sürekli tedirginlikle…
Çocuk, kendisine anlatılmayan hikâyenin havasını yine de solur.
Peki bu mirasın biyolojik bir tarafı da olabilir mi?
Epigenetik araştırmaları, uzun zamandır bu sorunun çevresinde dolaşıyor.
Genler Hatırlamaz, Ama Beden Uyum Sağlar
Genlerimizi büyük bir kütüphaneye benzetebiliriz. Kitapların içindeki ana metin DNA’dır. Epigenetik işaretler ise bazı sayfaların daha sık açılmasına, bazılarının uzun süre kapalı kalmasına neden olan küçük notlar gibidir.
Metin değişmez ama okunma biçimi değişebilir.
Uzun süren stresin ve ağır travmaların bu düzen üzerinde iz bırakabildiğini biliyoruz. Bilmediğimiz şey, bu izlerin insanlarda hangi yollarla ve ne ölçüde sonraki kuşaklara geçtiğidir.
Burada önemli bir ayrım var: Travmanın, onu yaşayan kişinin hücrelerinde epigenetik değişikliklerle ilişkili bulunması başka şeydir; bu değişikliklerin sperm ya da yumurta hücreleri aracılığıyla çocuklarına aktarılması başka.
İlki konusunda ciddi bir bilimsel birikim bulunuyor. İkincisi, özellikle insanlar söz konusu olduğunda, henüz çözülmüş değil.
Hücreler yaşanan olayların ayrıntılı hatırasını saklamaz. Beden, “Büyükbaban şu tarihte şunu yaşadı,” diye kayıt tutmaz. Fakat stres sistemlerinin çalışma biçimi, tehlikeye duyarlılık veya belirli uyaranlara verilen tepki değişebilir.
Bir kuşakta hayatta kalmayı kolaylaştıran yüksek alarm hâli, koşullar değiştiğinde gereğinden fazla çalışan bir tehlike sistemine dönüşebilir.
Kiraz Çiçeği Kokusundan Korkan Fareler
Kuşaklar arası epigenetik aktarım tartışmalarının en bilinen çalışmalarından biri farelerle yapıldı.
Araştırmacılar erkek farelere kiraz çiçeğini andıran asetofenon kokusu verdiler ve ardından hafif elektrik şoku uyguladılar. Bir süre sonra fareler kokuyu aldıkları anda tehlike beklemeye başladı.
Asıl dikkat çekici bulgu daha sonra geldi.
Bu farelerin yavruları, hatta bir sonraki kuşak, hiç şok görmedikleri hâlde aynı kokuya karşı daha hassas tepki veriyordu. Babalarla doğrudan temasın etkisini azaltmak için yapay döllenme gibi yöntemler de kullanıldı. Sonuç yine benzerdi.
Üstelik koku duyusuyla ilişkili sinir yapılarında ve baba farelerin sperm hücrelerinde bazı farklılıklar bulundu.
Burada insanı hemen kendine çeken bir açıklama var:
“Demek ki babanın korku anısı sperme yazılmıştı.”
Fakat deney bunu göstermedi.
Yavrular babalarının başından geçen olayı hatırlamıyordu. Görülen şey, belirli bir kokuya karşı artmış biyolojik duyarlılıktı.
Farelerden İnsanlara Geçerken
Farelerde elde edilen bulgular son derece değerli olsa da insan yaşamına doğrudan taşınamaz.
Laboratuvarda koşullar büyük ölçüde denetlenebilir. İnsan hayatında ise genler, gebelik süreci, ebeveyn davranışları, aile ilişkileri, kültür ve kişisel deneyimler birbirinden kolayca ayrılamaz.
Bir çocuğun stres tepkisi anne ve babasından aldığı genlerle ilişkili olabilir. Aynı çocuk, kaygılı bir ev ortamında büyümüş, sürekli tehlike anlatıları dinlemiş veya ebeveynlerinin korkularını gözlemleyerek öğrenmiş de olabilir.
Bu nedenle sonraki kuşakta görülen bir etkinin biyolojik aktarım mı, öğrenme mi, aile ortamı mı, yoksa bunların birleşimi mi olduğunu belirlemek kolay değildir.
Farelerde görülen bir etkinin insanlarda da aynı şekilde işlediğini varsaymak, bilimin söylediğinden daha ileri gitmek olur.
Holokost Sonrası Bulunan Biyolojik İzler
İnsanlarda en çok konuşulan araştırmalardan biri Holokost’tan sağ kurtulanlar ve çocukları üzerinde yapıldı.
Çalışmada stres yanıtının düzenlenmesine katılan FKBP5 geninin belirli bir bölgesi incelendi. Travmayı yaşayan ebeveynlerle çocuklarında aynı bölgede, fakat birbirine zıt yönlerde DNA metilasyonu farklılıkları bulundu.
Bulgu çarpıcıydı ama bir son nokta değildi.
Araştırma, değişimin doğrudan sperm ya da yumurta hücreleri aracılığıyla aktarıldığını kanıtlamıyordu. Ayrıca insan araştırmalarında gebelik koşullarını, ebeveynlerin stres düzeyini, aile içindeki ilişkileri ve çocukların kendi yaşam deneyimlerini tamamen birbirinden ayırmak mümkün değildir.
Çocuk, anne babasının genlerini aldığı gibi onların korkularının içinde de büyür. Evin hangi seslerde sustuğunu, hangi konuların konuşulmadığını, hangi ihtimaller karşısında herkesin gerildiğini öğrenir.
Bu nedenle insanlarda kuşaklar arası travmanın varlığından söz edebiliriz. Fakat bunun ne kadarının epigenetik, ne kadarının psikolojik, gelişimsel, ailevi veya toplumsal yollarla aktarıldığını bugün kesin olarak bilmiyoruz.
Bir Ailenin Korkusu Nasıl Devam Eder?
Temsili bir örnek düşünelim.
Hayatı boyunca ciddi bir maddi yıkım yaşamamış ve ekonomik açıdan güvende olan biri, küçük bir finansal belirsizlikte yoğun kaygı yaşıyor. Banka hesabında yeterli para var ama zihni sürekli iflas ihtimaliyle meşgul. Harcama yaptığında suçluluk duyuyor. Gece uyanıp hesaplarını kontrol ediyor.
Aile geçmişine bakıldığında, önceki kuşaklardan birinin zorunlu göç sırasında bütün mal varlığını bir gecede kaybettiği öğreniliyor.
Bu bağlantı, bugünkü kaygının nedeninin kesinlikle geçmişteki olay olduğunu kanıtlamaz. Böyle bir sonuca varmak hem kolaycı hem de bilimsel açıdan savunulamaz.
Fakat o kaybın ardından ailede yerleşen kuralların izini sürmek anlamlı olabilir:
Biriktir.
Kimseye güvenme.
Sahip olduğunu gösterme.
Her şeyini aynı yerde tutma.
Her an yeniden kaçmaya hazır ol.
Önceki kuşak yaşadığı kaybı çocuklarına açıkça anlatmamış olabilir. Ama parayla kurduğu ilişki, evdeki güvensizlik ve felaket beklentisi zaten konuşuyordur.
Çocuklar yalnızca kendilerine söyleneni öğrenmez. Evin neye irkildiğini de öğrenir.
Beden Eski Bir Tehlikeyi Beklerken
Bedenin takvim duygusu bizden farklıdır.
Yıllar önce öğrenilmiş bir tehlike tepkisi, bugün aynı tehlike bulunmadığı hâlde çalışmaya devam edebilir. Geçmişte hayat kurtaran bir alarm, şartlar değiştiğinde hayatı daraltan bir sese dönüşebilir.
Bazen kişi bunun kaynağını bilir. Bazen de yalnızca sonucu yaşar: kasılma, kaçınma, kontrol ihtiyacı, uykusuzluk, çarpıntı veya açıklayamadığı bir felaket beklentisi.
Yine de her belirtiyi aile geçmişine bağlamak doğru değildir. Kaygının birçok nedeni olabilir. Kişinin kendi deneyimleri, güncel ilişkileri, uyku düzeni, kullandığı ilaçlar, hormonal veya nörolojik sorunlar ve içinde bulunduğu yaşam koşulları birlikte değerlendirilmelidir.
Tıbbi testlerin normal çıkması yaşanan sıkıntıyı hayalî yapmaz. Ama görünür bir neden bulunamadığında ilk açıklamayı epigenetikte aramak da bizi mutlaka gerçeğe götürmez.
Epigenetik Kader Değildir
Epigenetik hakkında yapılan en büyük hatalardan biri, onu değişmez bir kader gibi anlatmaktır.
Oysa epigenetik işaretler taşa kazınmış değildir. Yaşam boyunca çevresel koşullar, yaşlanma, beslenme, uyku, fiziksel aktivite, stres ve sosyal ilişkilerle birlikte değişebilirler.
Psikoterapi ve destekleyici yaşam düzenlemeleri kişinin belirtilerini, duygu düzenleme kapasitesini ve stresle baş etme becerisini iyileştirebilir. Ancak bu iyileşmenin mutlaka belirli epigenetik işaretlerin tersine çevrilmesiyle gerçekleştiğini söyleyemeyiz.
İnsan davranışı tek bir genle, tek bir kimyasal işaretle veya tek bir aile hikâyesiyle açıklanamaz.
Geçmiş etkiler ama hüküm vermez.
Miras Aldığımız Yalnızca Yaralar Değil
Ailelerden kuşaklara yalnızca korku geçmez.
Dayanıklılık da geçer. Yoklukta çözüm üretme becerisi, birbirini koruma alışkanlığı, mizah, dayanışma ve yeniden başlayabilme gücü de aile mirasının parçalarıdır.
Geçmişe bakmanın amacı bir suçlu bulmak değildir. “Bu korku bana ait değil,” diyerek bütün yükü atalara bırakmak da iyileşme sayılmaz.
Daha dürüst bir cümle belki şudur:
“Bu tepkinin benden önce başlayan bir tarafı olabilir. Ama bugün onunla ne yapacağım bana bağlı.”
İnsan geçmişini seçemez. Fakat geçmişin içinden neyi alacağına, neyi dönüştüreceğine ve neyi kendisinden sonraki kuşağa bırakmayacağına zamanla karar verebilir.
Geçmiş Konuşabilir, Ama Son Sözü Söylemez
Belki bize düşen, atalarımızın yükünü onlara geri vermek değildir.
O yükün adını koymak, ne kadarını taşıdığımızı görmek ve bizden sonrakilere aynı ağırlıkta bırakmamaktır.
Geçmiş konuşabilir.
Ama son sözü söylemek zorunda değildir.
Kaynakça
Dias, B. G. & Ressler, K. J. (2014). Parental olfactory experience influences behavior and neural structure in subsequent generations. Nature Neuroscience, 17, 89–96.
Yehuda, R. ve ark. (2014). Influences of maternal and paternal PTSD on epigenetic regulation of the glucocorticoid receptor gene in Holocaust survivor offspring. American Journal of Psychiatry, 171(8), 872–880.
Yehuda, R. ve ark. (2016). Holocaust exposure induced intergenerational effects on FKBP5 methylation. Biological Psychiatry, 80(5), 372–380.






















