(The Turkish Post) – ASLI GÜNEY
Türkiye siyasi tarihine bakıldığında, belirli dönemlerde af düzenlemelerinin ve infaz değişikliklerinin gündeme geldiği görülür.
İlk aşamada toplumsal mutabakat ve kaynaşma amaçlandığı söylense de bu düzenlemelerden çoğunlukla adi suçlardan ceza alan tutuklu ve mahkûmların yararlandığı açıktır. Ancak ne hikmetse siyasi suçlardan tutuklu bulunan mahkûmların her defasında bu çalışmalardan dışarıda bırakıldığını görüyoruz.
AK Parti iktidarı döneminde onlarca yargı paketi TBMM gündemine getirildi. Torba yasa olarak gelen bu paketler, halkın ihtiyaçlarını karşılamaktan ziyade çoğu zaman siyasi iktidarın ihtiyaç duyduğu düzenlemelerden oluşuyordu.
Bunun son örneği, TBMM Başkanlığı’na sunulan ve “11. Yargı Paketi” olarak adlandırılan Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ile yaşandı.
Meclis’te kurulan Çözüm Komisyonu dikkate alınarak, söz konusu düzenlemede siyasi suçları da kapsayan geniş bir infaz ve af düzenlemesi beklentisi hâkimdi. Neticede DEM Partisi’nin eski eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gibi isimler de terör soruşturması kapsamında tutuklu bulunuyordu.
Peki ne oldu?
Maalesef dağ fare doğurdu. Terör kapsamında değerlendirilen siyasi suçlar düzenlemenin dışında bırakıldı. Böylece Demirtaş ve Yüksekdağ gibi isimlerin de aralarında bulunduğu binlerce kişinin beklentisi boşa çıktı.
Düzenlemenin bu kadar uzamasının temel sebeplerinden biri muhtemelen FETÖ soruşturması kapsamında tutuklu bulunanları da kapsayacağı endişesiydi.
Siyasi suçlar düzenlemenin dışında tutulurken, adi suçlar kapsamında hükümlü ya da tutuklu yaklaşık 90 bin kişi düzenlemenin kanunlaşmasının hemen ardından serbest kalacak. Hangi suç gruplarının yasadan yararlanacağını söylememe gerek yok; çünkü T24 yazarı Gökçer Tahincioğlu önceki gün bu suç gruplarını madde madde yazdı. Umarım düzenlemeyi hazırlayanlar Tahincioğlu’nun yazısını bir kez daha okurlar.
MESELE FETÖ TUTUKLULARINI DIŞARIDA TUTMAK MI?
Şimdi gelelim meselenin hukuki boyutuna. Meclis’in gündemine getirilen yargı paketi kamuoyunda yeni bir “af” düzenlemesi olarak anılıyor. Fakat paketin en dikkat çekici yönü, kapsam dışı bıraktığı alanlar.
Açıklanan haliyle terör ve organize suçlar başlığı altında, PKK ve FETÖ gibi siyasi nitelikte değerlendirilen suçlardan hüküm giyenler dışarıda tutulacak. Buna karşın çeşitli adi suçlar kapsama alınacak.
Bu durum hem hukuk camiasında hem de toplumun geniş kesimlerinde bazı sorular doğuruyor. Hukuki açıdan bakıldığında, adalet duygusunu zedeleyen bir ikili standardın oluştuğu görülüyor. Devlet bir yandan siyasi anlam taşıyan örgütlenmeleri af dışında bırakarak güvenlikçi bir çizgiyi koruyor; diğer yandan toplumun günlük hayatını doğrudan etkileyen ve bireylerin canına, malına kasteden pek çok suçu “rehabilitasyon” veya “infaz indirimi” kapsamında değerlendiriyor. Böylece ortaya ne kararlı bir güvenlik politikası ne de tutarlı bir ceza adaleti yaklaşımı çıkıyor.
Burada temel bir soru ortaya çıkıyor: Devlet, hangi suçu daha tehlikeli, hangisini daha affedilebilir bulduğunu hangi toplumsal kıstaslara göre belirliyor?
Kısacası, cinayet, gasp, yağma, nitelikli dolandırıcılık gibi suçlar sıradan vatandaşın hayatını doğrudan felce uğratırken af kapsamına alınabiliyor; ancak siyasi nitelik taşıdığı ileri sürülen bazı suçların “dokunulmaz” bir kategoriye konulması hukuki değil, daha çok politik bir tercih olarak görünüyor.
CEZA KAVRAMI İNTİKAM DEĞİLDİR
Siyasi teamüllere göre af politikası, bir devletin ceza anlayışını ve felsefesini ele verir. Ceza, intikam değil; güvenliği sağlama ve toplumsal barışı güçlendirme aracıdır. Ancak hazırlanan yargı paketinde göze çarpan şey, toplumun güvenlik kaygılarını gidermekten çok cezaevlerindeki kapasite sorununu çözmeye yönelik bir yaklaşım olarak öne çıkıyor. Bu durum hem hukuki hem de ahlaki açıdan sorunludur.
Toplumun beklentisi açıktır: Şayet devlet bir af düzenlemesine gidiyorsa, bunu şeffaf, tutarlı ve toplumdaki adalet duygusunu zedelemeyecek şekilde yapmalıdır. Ancak bugün sunulan taslak, suçları kategorize ederken hukuki bir ölçüden ziyade politik reflekslerle hareket edildiği izlenimini güçlendiriyor. Şayet affın kapsamı adil değilse affın kendisi de adil olamaz.
Toplumun vicdanı, siyasi niteliği tartışmalı bazı suçların kategorik biçimde dışarıda bırakılıp buna karşılık bireylerin doğrudan mağdur olduğu adi suçların kapsama alınmasıyla bir kez daha yaralanmaktadır.
Muhtemelen siyasi iktidarın 15 Temmuz’dan kaynaklanan FETÖ bağlantılı kişilere yönelik kızgınlığı devam ediyor. Elbette devletin görevi, suçlu ile suçsuzu adil bir biçimde ayırt etmektir. Toplumun bir kesimini aynı suç torbasına koyarak yok saymak kabul edilemez.
Devlet elbette suça karışanların cezasını vermelidir; bunun sorgulamasını kimse yapmıyor, hukuken de yapamaz. Ancak genel kapsamlı bir af düzenlemesinde mağdurların haklarını iade etmek ve devletin şefkat elini uzatmak da mümkündür.
AK Parti’nin kurucularından Bülent Arınç ve Hüseyin Çelik gibi isimlerin af düzenlemesine yaklaşımını bu çerçevede değerlendirmek gerekir.
Yazımı Mâide Suresi’nin 8. ayeti ile tamamlamak istiyorum:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”
























