(The Turkish Post) – ASLI GÜNEY
Kabul edin ya da etmeyin… Ama artık Türkiye’de bir gerçeği göz ardı edemezsiniz. Önceki gün Adalet Bakanı koltuğuna oturan Akın Gürlek, kendi inşa ettiği ve ilmek ilmek dokuduğu koltuğa nihayet oturmayı başardı. Daha on altı ay önce Adalet Bakanı Yardımcısıyken bugünlerin hayalini kuruyordu. Ancak özellikle kendisine gelecek planlaması yapanlar ona son görev olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı gibi kritik bir görev tevdi etmişlerdi. Gürlek de, bu dönemde Cumhuriyet Halk Partisi’nin Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’na ve yakın çalışma arkadaşlarına yönelik kapsamlı bir operasyon başlatarak, nihai hedefe ulaştı. Belki de Gürlek, Bakan Yardımcılığı görevinden alınarak bu soruşturmanın hedefe ulaşması amacıyla İstanbul’a gönderilmişti.
Bu açıdan bir CHP seçmeni için Akın Gürlek, “sevilmeyen bir savcı” olarak addedilse de, Ak Parti seçmeni onu “bir kahraman” olarak görüyordu. Bu yaklaşımdan dolayı da, yaptığı her soruşturma sonrasında ciddi destekler gördü. Tabii ki, bu yaklaşım tarzından Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın da kendisine gösterdiği teveccüh vardı. Nihayetinde hedef hasıl olmuş olacak ki, Akın Gürlek, yaklaşık bir buçuk yıl sonra yeniden Ankara’ya geldi. Bu kez Adalet Bakanı olarak gücünü tahsis etmenin verdiği büyük bir özgüven vardı. Ancak bilmesi gereken bazı temel argümanlar da vardı artık. Gürlek artık bir yargı mensubu değildi. Artık o siyasetin tam merkezindeydi. Söyledikleri ya da söylemedikleriyle sürekli siyasilerin hedefi olacaktı.
ANKARA’DA “BİZANS OYUNLARI” VE SONUÇLARI
Tabii ki, Akın Gürlek’in yargıç olduğu dönemdeki kararları toplumun malumu. Benim bunları parmakla saymama gerek yok. Umarım ki Gürlek, yargıç olduğu dönemde verdiği kararlarda ısrar etmez. Ve hukukun demokrasinin temsilcisi olmayı başarır. Ancak Akın Gürlek’in bir konuyu aklından asla çıkarmaması gerekiyor. Burası Ankara… Siyasetin tam merkezindeydi. Tabiri yerindeyse bütün “Bizans Oyunları” burada oynanıyordu. Haliyle ilk gün bunun bazı örneklerini yaşayarak görme fırsatı yakaladı. Düşük koltuktan omuzuna el atılması, hakkında soruşturma olan bir danışmanla aynı kareye girmesinden arkasında bazı yargıçların yer almasına kadar eleştirilerin hedefi haline geldi.
O zaman biz temel konumuza dönebiliriz. Haliyle olayların yaşandığı merkezin çok uzağında bir kişi olarak, hem tecrübelerim hem de elde ettiğim bilgiler kapsamında bir değerlendirme yapacağım. Aslında son günlerde yargı–siyaset ekseninde yaşanan gelişmeler, Türkiye’de devlet ciddiyeti, kurumsal hiyerarşi ve kamu görevi etiği üzerine yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor. Gürlek’in Adalet Bakanlığı görevine getirilmesinin hemen ardından kamuoyuna yansıyan üç ayrı görüntü ve ilişki biçimi, yalnızca kişisel tercihlerin değil, temsil edilen makamın itibarı açısından da tartışılmayı hak ediyor. Bir hukukçu olarak da, meseleye bu pencereden bakmayı tercih ediyorum. Türkiye’de bir devlet makamı, sadece hukuki yetkilerle değil, sembolik ağırlıkla da taşınır. Özellikle yargı kökenli bir ismin yürütmenin en kritik koltuklarından birine oturması, kuvvetler ayrılığı ilkesinin hem teorik hem de pratik düzlemde nasıl algılandığına dair güçlü bir mesaj içeriyor. Bu bağlamda, göreve başlar başlamaz kamuoyuna yansıyan protokol dışı görüntüler, devlet geleneğinde yer etmiş mesafe, vakar ve temsil ilkeleriyle ne ölçüde bağdaştığı sorusunu gündeme getiriyor.
ALÇAK KOLTUK MESELESİ BASİT BİR DETAY DEĞİL
Özellikle çiçeği burnunda bir Adalet Bakanı’nın, bakanlık yapacağı mekanda alçak bir sandalyeye oturtulma hadisesi, ilk bakışta tali bir detay gibi görülebilir. Ancak siyaset bilimi literatüründe mekânsal düzenlemelerin ve beden dilinin, hiyerarşi ve güç ilişkilerini görünür kılan önemli araçlar olduğunu herkes bilir. Devletin en üst düzey hukuk makamlarından birini temsil eden bir ismin, kamusal bir etkinlikte bu türden bir oturma düzeni içinde yer alması, yalnızca bireysel bir nezaket meselesi değil; temsil edilen makamın kurumsal saygınlığına dair bir iletişim sorunudur. Herkes bilir ki, bakanların devir tesliminde her iki tarafın danışmanları ve ekipleri en ince detaylara kadar inceleme yapar. Burada temel amaç, bakanlık makamının erdemini korumaktır. Ancak söz konusu yaşanan vaka, bilinmez bir vakadan ziyade, “ince ayarlı bir operasyon” gibi duruyor.
Devamında, Meclis’te bir milletvekilinin, yemin töreninin hemen ardından Adalet Bakanı olan Gürlek’in omzuna el koyması gibi samimi bir jest, gündelik hayatta olağan karşılanabilir. Fakat söz konusu olan, yürütmenin başlıca hukuk otoritesidir. Kurumsal roller arasındaki sınırların bulanıklaştığı bu tür temaslar, yasama ile yürütme arasındaki mesafenin sembolik olarak dahi korunup korunmadığına dair soru işaretleri doğurur. Devlet teamülleri, kişiler arası yakınlıkların değil, makamlar arası mesafenin esas alınmasını gerektirir. Burada bir milletvekilinin başta Adalet Bakanı olmak üzere, kurumsal temsil özelliği olan bakanlarla yakın temasta bulunması, şahıstan ziyade makama gösterilen bir nezaketsizlik örneğidir.
En dikkat çekici tartışma başlığı ise, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in uyuşturucu soruşturması kapsamında ifadesine başvurulan bir isimle danışmanlık ilişkisi kurmuş olmasıdır. Hukuken masumiyet karinesi esastır; hakkında ifade alınmış olmak, tek başına bir suç isnadı anlamına gelmez. Bununla birlikte, kamu görevi üstlenen kişilerin yalnızca hukuki değil, etik bir süzgeçten de geçmesi beklenir. Özellikle adalet mekanizmasının tepesinde bulunan bir makamın, soruşturma süreçleriyle anılmış kişilerle kurduğu profesyonel ilişkiler, kamu vicdanında tarafsızlık ve güven algısını zedeleyebilir.
ANKARA’DA DURUŞ, DİL VE SEMBOLLER…
Türkiye’de birkaç gündür tartışılan mesele, bireylerin şahsi tutumlarından ziyade, devletin kurumsal reflekslerinin ne ölçüde içselleştirildiğidir. Zira modern devlet, yalnızca kararlarıyla değil; duruşu, dili ve sembolleriyle de yönetir. Temsil edilen makamın ağırlığı, kimi zaman bir oturma düzeninde, kimi zaman bir temas biçiminde, kimi zaman da danışman tercihinde somutlaşır. Dolayısıyla mesele, bir sandalyenin yüksekliği ya da bir elin omuzda duruşu değildir. Mesele, devletin en kritik kurumlarından birinin başında bulunan ismin, kurumsal mesafeyi ve kamu güvenini tahkim edecek bir temsil pratiğini ne ölçüde benimsediğidir. Türkiye’de adalet sistemine duyulan güvenin yeniden inşası, yalnızca reform metinleriyle değil; aynı zamanda bu tür sembolik ama güçlü mesajların dikkatle yönetilmesiyle mümkün olacaktır.
Bu açıdan Adalet Bakanı Akın Gürlek, artık İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı değil. Dün itibariyle Adalet Bakanı olarak siyasetin tam merkezine yerleşti. Dolasıyla Gürlek’in Ankara’da ve partisi içinde güçlü olması için, kendisinin çekirdek kadrosunu çok iyi belirlemesi gerekiyor. Aksi durumda benzer “ayak oyunlarına” gelmeyeceğini hiç kimse garanti edemez.






















