(The Turkish Post) – ASLI GÜNEY
Ayhan Bora Kaplan suç örgütünün yeniden görülen davasının duruşması ve mahkeme evrakları önemli bir gerçeği gün yüzüne çıkardı. Mahkeme huzurunda ifade veren ve Kaplan’ı ve M7 kod adlı gizli tanık Serdar Sertçelik’i gözaltına alan emniyet mensupları, verdikleri ifadelerle örgütün kılcallarını gün yüzüne çıkardı. Basına yansıdığı şekliyle, özellikle eski Organize Suçlarla Mücadele Müdür Yardımcısı Şevket Demircan, söz konusu örgütü “ahtapot” diye nitelendirdi. Demircan’ın avukatı Recep Öksüz da “Örgüt ahtapot gibi, bir tarafı medyaya, bir tarafı yargıya, bir tarafı emniyete dayalı. Susurluk skandalının belki de on katı derecede skandala sebebiyet verecek kadar güçlü bir örgüt” ifadelerinin altını çizdi.
Hatta emniyet mensupları verdikleri ifadelerde, dönemin Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman, Başsavcı vekili Veysel Kaçmaz ve savcı Ahmet Yıkılmaz’ın, soruşturmanın merkezindeki yapı ile irtibatlı olduklarına dair çarpıcı ifadeler kullandı. Ne yazık ki, ortaya saçılan bilgi, belge ve ifadeler yargı camiasında yaşanan kokuşmuşluğu gün yüzüne çıkardı. Ancak Türkiye’nin en kritik dönemini ele alan yargılamanın sadece üç beş gazeteci tarafından takip edilmesi ve sadece birkaç mecrada yer alması da, örgütün hala etkisini devam ettirdiğini gösteriyor. Ama bir hukukçu olarak beni asıl endişeye sevk eden konuysa, Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) sessiz kalmasıydı. Yaklaşık iki haftadır mahkemede, yargı mensuplarını hedef alan önemli ifşaatlar yapılırken, HSK’nın bir temsilci göndermemesi de ilginç geliyor bana.
HSK, SAVCILARI AÇIĞA ALMALI
Artık başta Adalet Bakanı Akın Gürlek olmak üzere HSK’ya ciddi görevler düşüyor. Bugünden tezi yok… Dönemin Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman, Başsavcı vekili Veysel Kaçmaz ve savcı Ahmet Yıkılmaz, soruşturmanın selameti açısından açığa alınmalı. Haklarında örgüte yardım ve yataklık başta olmak üzere ciddi bir soruşturma süreci başlatmaları gerekiyor. Çünkü emniyet mensuplarının verdiği bilgiler bile onların ceza almalarına yeterde artar. Buna rağmen, yargıçların hiçbir şey olmamış gibi hala hayatlarına devam ettirmeleri bana çok absürt geliyor.
Şunun altını çizmem gerekirse, Kaplan soruşturması Türkiye’de yargı ve güvenlik bürokrasisi arasındaki ilişkilerin sınırlarını yeniden tartışmaya açan kritik bir dönüm noktasına dönüşmüş durumda. Özellikle mahkeme sürecinde ortaya konulan beyanlar, yalnızca bir suç örgütünün faaliyetlerini değil, aynı zamanda devlet mekanizmasının içindeki olası zafiyetleri de gözler önüne seriyor. İddialara göre, dönemin Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman, Başsavcı vekili Veysel Kaçmaz ve savcı Ahmet Yıkılmaz’ın, soruşturmanın merkezindeki yapı ile irtibatlı olduklarına dair ifadeler, bizzat soruşturmayı yürüten polisler tarafından mahkemede dile getiriliyor. Bu durum, meselenin sıradan bir adli vakadan çıkıp, kurumsal güven krizine evrildiğini gösteriyor. Emniyet mensupları, yargıçların soruşturmaya müdahil olduklarını, istediklerini listeye aldıklarını, istemediklerini de çıkardıklarının altını çiziyor. Kısacası yargıçların, şüphelileri kayırdıklarına dikkat çekiyor.
YARGI CAMİASI NASIL REFLEKS GÖSTERECEK?
Burada asıl mesele, iddiaların doğruluğundan öte, bu iddialar karşısında yargı sisteminin nasıl bir refleks göstereceği açıkçası. Zira hukuk devleti, yalnızca suçun cezalandırılmasıyla değil, aynı zamanda yargı mekanizmasının kendi içindeki şüpheleri de şeffaf ve hızlı bir şekilde soruşturabilmesiyle ayakta kalır. Aksi takdirde, toplumun adalet duygusu telafisi güç bir biçimde zedelenir. İşte tam da bu noktada gözler, HSK’nın atacağı adımlara çevrilmiş durumda. HSK’nın bu iddialar karşısında sessiz kalması ya da gecikmesi, kamuoyunda “koruma refleksi” algısını güçlendirebilir. Oysa ki böyle bir tabloda en büyük ihtiyaç, hızlı, bağımsız ve şeffaf bir inceleme sürecinin başlatılması olmalıdır. Şüphelileri koruma refleksi, yargıyı korumaz, tam aksine yargı camiasına büsbütün zarar verir. Adalet Bakanı’nın öncelikle bunu göz önünde bulundurması gerekir.
Unutulmamalıdır ki, yargıya duyulan güven bir kez sarsıldığında, bunu yeniden tesis etmek yıllar alır. Bu nedenle HSK’nın atacağı adım, yalnızca ilgili isimler hakkında değil, Türkiye’de hukuk devleti ilkesinin geleceği açısından da belirleyici olacaktır. Kamuoyu şimdi haklı olarak şu sorunun cevabını bekliyor: Bu kadar ağır iddialar karşısında HSK ne zaman harekete geçecek?
























