(The Turkish Post) – ASLI GÜNEY
Önce, Pençe-Kilit Harekâtı bölgesinde terör örgütüne ait bir mağarada yürütülen arama faaliyetleri sırasında metan gazı sızıntısı sonucu 12 askerimiz şehit oldu.
Skandalın üzerinden daha birkaç hafta geçmeden bu kez ölüm haberleri İskenderun’dan geldi. Er Eğitim Alayı’nda vatani görevini yapan iki gencimizin, aşırı sıvı kaybına bağlı sodyum düşüklüğü nedeniyle çoklu organ yetmezliği sonucu hayatını kaybettiğini açıklandı. Bildiriyi. Milli Savunma Bakanlığı (MSB), yapınca, haliyle kamuoyu da inanmak zorunda kalıyor.
Neticede bu tarz skandalları deşifre edecek, araştıracak bir mekanizmada olmayınca, ölenimiz öldüğüyle kalıyor. Devlet erkanımız da, “Başınız sağ olsun” diyerek, mezara son bir kürek toprak atarak, resmi görevini yapıyor. Sonra çakarlı aracıyla olay mahallinden ayrılıyor. Haliyle ateş, şehitlerimizin ocaklarında buram buram yanmaya devam ediyor.
Şayet, CHP Genel Başkanı ve aynı zamanda emekli General Yankı Bağcıoğlu’nun gayreti olmasaydı, İskenderun Er Eğitim Alayı’nda şehit olan iki erimizin de görev esnasında hayatlarını kaybettiğini kabul edecektik. Ne yazık ki, yapılan araştırmalar ve incelemeler sonucunda gördük ki, iki erimiz komutanlarının verdiği disiplin cezası sonucu hayatını kaybetmiş.
Bağcıoğlu’nun değerlendirmeleri sonrasında Türkiye’de yer yerinden oynaması gerekiyor. Olaya karışan astsubayından uzman çavuşuna, birlik komutanından Alay komutanına kadar hepsi hakkında, hem idari hem de ceza soruşturması başlatılmalı. Hatta sürecin salahiyeti hakkında, görevlerinden el çektirilmeli.
Ama ben yaşanan trajedinin hukuki aşamalarını ele almak istiyorum. Öncelikle burada şunu vurgulamamız gerekiyor. İki vatan evladının şehit edilmesi, disiplinin meşruiyeti ile işkencenin yasaklanması arasındaki ince çizgiyi gözler önüne seriyor. Burada komutanlar kendi çerçeveleri açısından bir disiplin cezası verdiğini öne sürebilir. Ancak burada disiplinden öte, askerlik görevini yapan gençlerimiz için açıktan bir işkence suçu yaşanmaktadır. Burada uzman çavuşundan Albayına kadar, emir komuta içindeki bütün sıralı komutanlar sorumludur. Yaşanan trajediyi bir astsubaya ya da uzman çavuşa yıkmak tek kelimeyle, soruşturmanın ilerlemesine engel olmak anlamına gelecektir.
AŞIRI FİZİKSEL ZORLAMA, BİR NEVİ İŞKENCEDİR
Tabii ki, askeri disiplin, TSK’nın işleyişinde vazgeçilmez bir kuraldır. Ancak bu disiplinin sınırları, Anayasa ve uluslararası insan hakları sözleşmeleri ile belirlenmiş durumda. Hiçbir disiplin yöntemi, yaşam hakkını tehdit edecek şekilde uygulanamaz. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 17. maddesi, “kimseye işkence ve kötü muamele yapılamaz” hükmüyle bu sınırları net biçimde belirlemiştir. Aynı şekilde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. ve 3. maddeleri de yaşama hakkını ve kötü muamele yasağını güvence altına almış durumda.
Hukuk ekseninde değerlendirildiğinde, elde edilen ilk bulgular, şehit olan askerlerin bir tür “ceza eğitimi” ya da “disiplin cezası” kapsamında aşırı fiziksel zorlamaya maruz kaldığını gözler önüne seriyor. Eğer bu ceza, eğitimin olağan sınırlarını aşarak kasıtlı bir fiziksel eziyet veya insan onurunu zedeleyici bir uygulamaya dönüşmüşse, bu artık “disiplin” değil, kötü muamele ve ihmal sonucu ölüme sebebiyet verme olarak nitelendirilmelidir. Maalesef ki, iki erin şehit olduğu skandal da tam manasıyla işkencedir. Olaya karışan bütün sıralı komutanlar, ihmal sonucu ölüme sebebiyet vermeden yargılanmalıdır.
Şimdi olayı Ceza Hukuku, açısından değerlendirmek gerekiyor. Bu aşamadan sonra, olayın gerçekleşmesine neden olanlar için Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 81, 83 ve 94.maddeleri işletilmelidir. Kanunun 81.maddesi “Kasten Öldürme” koşullarını ele alırken, TCK 83, “İhmal Suretiyle Öldürme” ve 95. maddesi de, “Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış İşkence” maddesini kapsamakta. Şimdi TCK’nın ilgili maddelerinin kimi ya da kimleri kapsadığı da ele alınmalıdır. Bu kapsamda, tabii ki asli kusurlu olan kişiler, bu cezayı veren ve uygulayan komutanlardır. Devamında ise bu işkenceden haberdar olan ve buna göz yuman diğer sıralı komutanlar da, söz konusu ölümden sorumlu tutulmalıdır. Çünkü askeri hiyerarşi içinde emir-komuta zincirinin üst basamaklarında yer alan kişilerin denetim sorumluluğu vardır. TCK’nın ilgili maddeleri kapsamında, emri veren kadar, bu emri denetlemeyen ya da ihlali görmezden gelen komutanlar da “ihmalen sorumlu” sayılmalıdır.
Geçtiğimiz aylarda yaşanan şehit olaylarını dikkate aldığımızda, askeri kurumların iç soruşturmalarda şeffaf davranmaması, kamu güvenini sarsmakta ve mağdur ailelerin adalete erişimini zorlaştırmakta. Çünkü burada, CHP Genel Başkanı’nın etkin araştırması olmasaydı, söz konusu skandal, erlerin “organ yetmezliği” iddiasıyla öldüğüyle kalacak, vakada etkin bir soruşturulmaya tabii tutulmadan kapatılıp gidecekti.
Maalesef, İskenderun Er Alayı’nda yaşanan bu skandal, bir ihmal zinciriyle açıklanamayacak kadar ağır bir insan hakkı ihlaline işaret ediyor. Hukuki sürecin adil, şeffaf ve gecikmeksizin yürütülmesi zorunluluğu vardır. Bundan sonra, askeri eğitim alanlarında uygulanan ceza pratikleri, derhal gözden geçirilmelidir. Ve insan onurunu zedeleyen hiçbir yöntem meşru sayılmamalıdır.
Bu aşamadan sonra hem Adalet Bakanlığı hem de MSB, olayın takipçisi olmalıdır. Çünkü eğitim sırasında ölüme terk edilen bir erin ardından susmak, hukuk devletine değil, cezasızlık kültürüne hizmet eder. Aksi durumda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), Türkiye hakkında daha önceki benzer dosyalarda, askerlik sırasında yaşamını yitiren erlerle ilgili “devletin pozitif yükümlülüklerini ihlal ettiği” yönünde kararları gözden kaçırılmamalıdır. Şayet bu olayda da, yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü yerine getirilmezse, Türkiye’nin yeniden AİHM nezdinde sorumluluğu doğabilir.























