(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Modernite kutsalın karanlığa bürüdüğü bir dünyayı aydınlatma iddiasıyla ortaya çıkmıştı. Dağdağalı bir dünya hayatından sonra sonsuz bir cennet vaat eden kutsalın mutlaklığı, modern güzergâhta yönünü dünya cennetini kazanmaya dönmüştü.
Dünya cennetini kazanmanın kuralları da mutlaktı: Aklî olmayanı reddeden ve tanım dışı kılan, dokunduğu her şeyi bilimsel kurallarla tanımlayan ve belirleyen bir mutlaklık söz konusuydu artık.
Görünmeyen ve bilinemeyenin akıl dışılığından, işte orada öylece duran şeyin somutluğunda yaratılan cennete yapılan çağrıya koştu insanlık. Belirlenen cennet çok renkli değildi; gündelik hayatın ve düşüncenin bütün kuralları batı rengine boyanmalıydı.
Ulusal ve kültürel farklılıklara ne oldu mu dediniz?
Bunlar kendileri olmaktan tam olarak vazgeçemeseler de Darius Shayegan’ın kavlince, melez desenler olarak modernden kâm alabilirlerdi.
***
Aklın aydınlığında gerçek anlamda var olma imkânı bulduğunu düşünen insan varlığı, çok geçmeden modernitenin dogmatik kurallarının bağlayıcılığının ve eşitsizliğinin farkına vardı. Fakat paçasını aklî ve bilimsel olana kaptırmıştı bir kere; insanlığın tek aydınlanma yolu pıtırcık gibi çoğalan uluslarda faşizme gepgeniş yollar açmış, demokrasi sadece söylemlerde kalır olmuştu.
Modern yönetim şekilleri başlangıçta hiçbir zaman faşizm veya benzeri adlarla kendini tanımlamasa ve daima demokratik hak ve özgürlük vaadiyle gelse de modernin tartışılmaz mutlaklığında faşizme yürümek hiç zor olmadı.
Adına faşist demeyen totaliter liderlerin sunduğu bu yeni dünyada, geçer akçe artık aklın aydınlığında düşünmek ve sorgulamak değil, hiç düşünmemek ve sorgulamamaktı. Yaratılan bu yeni dünyada, bütün huzursuzluğunu içine atmaktan olsa gerek, donmuşluk hissini veren bir kıpırtısızlık ve tepkisizlik hakim/di.
Kutsal olana mutlak itaatin reddiyle başlayan bu büyü bozumu, yeni bir mutlakın belirlenmiş sınırlarında yeni bir yığın yaratıyor ve bunu başarı olarak sunuyordu. Gecenin Sonuna Yolculukta ışığa koşan insancıkların yeni hâli henüz analiz edilemedi.
Yüzyılların durağan gelenekselliğinden sonra kendisini dayatan böylesine mutlak bir belirlenimin insanlığı getirdiği nokta, belirsizlik oldu. Kutsalın bu denli ötelenişi köşe başlarında köstebek gibi çoğalan rengarenk dinimsi yapıları doğurdu.
Benedict Anderson’un hayali cemaatlerinin merkezine online platformlarda yapılanan tarot okuyucu ve şifa dağıtıcı kanallar yerleşti. Başta yine bir mentor vardı; bilinmeyeni bilen, deneyimlenmeyeni deneyimleyerek insanlığa huzur dağıtan…
***
Bu keşmekeş ortamda inşa edilen yeni erdemler ise anı yaşarken başkasını hiç fark etmemek. Kendisini hiç kimse veya hiçbir değer için feda yoluna gitmemek. Geçmişte feda ettiklerini geri kazanamasa da zararın neresinden dönülse kârdır ya, yeni kayıplara yol açmadan eski ahmaklıkları telafi edebildiği kadar etmek.
Önümüzde kayıp giden insan manzaraları son on yıllarda çok değişti. Değişimin değişmez çarkında temayüz eden ve öne çıkan şey ise aslında bütün zamanlarda olduğu gibi, çıkar.
Kâh kendilik bilincinin bir uzantısı, kâh hayat mücadelesinin olmazsa olmazı olarak sunsun kendini, hiçbir kurala -dinsel, geleneksel, modern, post modern, ailesel, çevresel…- ama hiçbir kurala eyvallah etmeden… Kıymetli kalbine hiçbir gölge düşmesine izin vermeden, nasıl isterse öyle yaşamak prensibi yeni dünyanın mottosu olarak karşımızda.
Ne ki buna karşı mücadele birimleri de köşe başlarını tutmuş durumda. Zihnimizin en kuytu köşelerine kadar bizi gözetleyen büyük biraderin insanımsı memurları iş başında.
Vücudunun bazı bölgelerini açıkta bırakarak giyinen kız çocuğuna sallanan parmaklar, titrek tonuyla şefkat dozuna bulanmaya çalışan öfkeli sesler yeni dünyanın toplumsal mızrakları.
Hep karşıdakinin iyiliği için yapılan kutsal uyarılar, muhatabının kalbinde hangi karanlık delikleri açtığından habersiz… Bundan haberi olsa bile bu tahribata umarsız…
İnsan kalbini kırmak mı?
O da ne?
Yüce rabbimizin emirlerinin tebliğinden kırılan kalp, kalp değildir zaten. Böyle biri ne hâli varsa görebilir.
***
Çok değil, yirmi yıl öncesinde parmaklarını cumhuriyet ideolojisinin savunucu kahramanı olarak sallayan modern mollaların ellerinden çektikleri kalp sızıları çoktan unutulmuş. Yanlış söyledim, aslında unutulmamış: Her fırsatta yüce dinini masumca yaşamaya çalışırken, daha açıkçası iffetli ve tesettürlü bir kadın olarak dinsiz laiklerin elinden çekilenler her fırsatta pişirilip pişirilip sunuluyor. Sinema filmlerinin, dizilerin, açık oturumların, oy toplamak için çıkılan toplantıların ana gıdalarından biri kahramanca çekilen bu çileler…
Aslında anlamak istemedikleri, cumhuriyet ve Atatürk dozlu titrek, öfkeli ve koyu renkli seslerin akımında kutsal olanın dehlizlerine nasıl savruldukları…
Bu satırlarda diyalektiğin nasıl işlediğine değinmeye gerek yok, onu bizzat yaşamaktayız zaten.
“Benim giyimime neden karışıyorsunuz, ben sizin baş örtünüze karışıyor muyum?” diyen genç kızın, sahte merhamet sosuna bulanmış seslerin akımında kutsalın tam da karşısına savrulacağını söylesek ne derler acaba?
İçlerinde bir şüphe -hafizenallah, şüphelerden kurtulup sahil-i selamete, hidayetin huzur ve sükûnuna ereli çok oldu, ne şüphesinden bahsedip duruyor bu?- uyanır mı diyecekken klavye işlemez olur.
***
Görevde olduğu sürece hep lüks yaşantısı ve aşırı harcamaları, kadın karşıtı söylemlerle yukarıya yaranma çabalarıyla gündeme gelen Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, giderken “hakkınızı helâl edin.” demiş.
Bunu neden dediği, kime dediği, nasıl dediği elbette tartışılır. Bir tavrın neden ve nasıl ortaya çıktığı kadar muhatapları tarafından nasıl algılandığı önemlidir. Muhatap ise Türkiye toplumudur.
Prof. Dr. Ali Erbaş “hakkınızı helâl edin” sözünün altına yazılan yorumları okumuş mudur, okuduysa ne düşünmüştür bilemeyiz.
Sıradan yurttaşlık hakları bile elinden alınan bireyler olarak, bilebildiğimiz şey şu: Güç bir afyondur. Maruz kaldığı bünyelere kendi varlığının devamından başka her şeyi unutturur.
Güç bir afyondur. Maruz kaldığı bünyelere güçsüzlerin hayallerine bile sığmayan halüsinasyonlar gösterir. Bu halüsinasyonlardan kurtulma çaresi var mıdır? Bunu bilemem. Bunu uzmanlarına, siyasal psikiyatristlere danışmak lazım.
***
İçinden çıkış yolu aradığımız bu distopik ortamda umut var mıdır? Hem de hiç olmadığı kadar vardır.
Çünkü artık kendi ütopyamızı oluşturacak bir kayıp öykümüz var. Hem de hiç benzeri olmayan bir kayıp öyküsü.
Bu harabenin dönüşümü, bu kayıp öykülerinin sağladığı iç motivasyonla mümkün olacaktır.























