(The Turkish Post) – ALİ BULAÇ
Bugünlerde İstanbul’da deprem fırtınaları yaşıyoruz; günlerdir hissettiğimiz ve hissedemediğimiz onlarca deprem oluyor. Sabit nüfusu 16, hareketli nüfusu en az 18 milyon olan şehirde insanlar korku içinde yaşıyor, binasına güvenmeyenler kendilerini dışarı atıyorlar. Pek toplanma yeri kalmadı ama yine de insanlar geceyi küçük parklarda, bahçeler veya cami avlularında geçiriyorlar.
Depremleri pozitif bilimlerin verileriyle açıklayanlar var, ilahi takdir görenler de var. Dikkatlice bakıldığında hakikatte ikisi arasında temel çelişki olmadığı görülebilir.
Depremler birer tabiat olayıdır, yer kabuğunda kırılmalar olur, yer üstündeki yerleşim alanlarını etkiler. Bilim depremlerin “nasıl” vuku bulduğunu açıklar, bu açıklama gerekli olmakla beraber yeterli değildir. Deprem olayının bir de “neden” vuku bulduğu sorusuna aranması gereken cevap var.
Çoğu insan depremleri günahkar fiilerimize bir cevap, acıtıcı bir ceza olarak görür. Hıristiyan alemi 1755 Lizbon depremine kadar depremi böyle görürdü, bu depremden sonra bakış açısı değişmeye başladı. Çünkü bir Pazar günü ibadet etmek üzere Kilise’de toplananlar hayatını kaybetmiş, şehrin uzak bir köşesinde fısk ve fucurun işlendiği eğlence ve fuhuş yerleri zarar görmemişti.
Hadislere göre depremler kıyametin alametlerinden biridir. Peygamber Efendimiz (s.a.)’den rivayet edilen bazı hadislerde kıyametin çeşitli alametlerinden bahsedilir. Bir hadise göre kıyamet pek yakındır. (Ebu Davud, Cihad, 37.) Depremler, acılar, sarsıcı büyük olaylar, insanları savurup denize atacak kasırgalar. (Rudani. Cemu’l-fevaid, No: 9896.)
Doğru olan bakış açısı şu olmalı: Bir yandan bilim insanlarına kulak verirken diğer yandan evrendeki her olaya ve tabiata müdahil olan ilahi iradeye de bakmak. Buna varlık alemine ve hayata hikmetle bakmak denir.
Kur’an-ı Kerim’de adını depremden alan bir sure vardır; mevcut tertibe göre 99. sırada yer alan bu sureye “Zilzal” denir. Bugünkü yazımızı, Zilzal Suresinin tefsirine ayıralım:
1. Yer dehşetle sarsıldıkça sarsıldığı,
2. Yeryüzü ağırlıklarını dışarıya çıkardığı
3. Ve insanın: “Buna ne oluyor?” dediği zaman;
4. İşte o gün yer kendi haberlerini anlatır.
5. Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir.
Ahirete gidişin ilk adımı, Sur’a birinci kez üfürülmesidir. Tekvir, Şems ve diğer sûrelerde Güneş ve Ay’ın içinde yer aldığı gök cisimlerinin nasıl bir altüste uğrayacağı anlatılmaktadır. “Zilzal” şiddetli sarsıntı demektir (33/Ahzab, 1). Bu sûrede de yeryüzünün geçireceği şiddetli sarsıntı dehşetli bir biçimde anlatılmaktadır. “Zelzeltü’l arz”ın, 12 büyüklüğündeki yıkıcı depremin çok ötesinde deprem fırtınalarıyla gelen şiddetli sarsıntının, üç özelliği bulunmaktadır:
a) Yıkıcı depremin ötesinde her yeri altüstü etmektedir;
b) Tek bir defada değil, deprem fırtınaları şeklinde gelmektedir;
c) Genel olup yerküresinin tamamını içine almaktadır.
Hac Sûresinde buna “son saatin sarsıntısı” denmiştir (22/1)”; bundan, yani vukuundan önce ilahi emir ve yasakları çiğnemekten kaçınmalıdır. “Zilzalehe”deki (he) zamirini yerküresine atfetmek gerektiğinden bunun kürenin kendi içinden, dipten gelme bir patlama olduğu anlaşılır.
Depremler de yer tabakalarının altında stres biriktirmiş olan fay hatlarının kırılmasıyla vuku bulur. Fakat bu sarsıntının gök cisimleriyle bütünüyle ilişkisiz olduğu söylenemez, zira diğer sûrelerde kıyamet bazen gök cisimlerindeki altüstlerle başlatılmaktadır. Yerküresindeki sarsıntı kendi iç dinamikleriyle olacaktır. Bu sanki bir yapının tam içine yerleştirilmiş dinamitlerin bir anda infilak etmesiyle paramparça olması gibidir.
Fay hatlarının kırılmasında zaman içinde birikmiş stres rol oynuyorsa, insan eylemlerinin kıyametin vukuunda da belli bir rol oynayacağı düşünülebilir. Zira “küçük kâinat” olarak tanımlanan insanın bozulmasıyla kâinatın da bozulacağı söylenmiştir (İnsan bozulursa kainat da bozulur).
Şu halde dünyadaki ekolojik ve tabii düzende olduğu gibi varlık aleminde de kelebek etkisi söz konusuysa, insan eylemlerinin çığırından çıkması (fısk, fucur ve fesat) tabii/ekolojik düzen yanında, kozmik düzenin de bozulmasına sebebiyet verebilir.
Modern zamanlarda insanların iktisadi büyüme ve dizginsiz kazanç hırsı yüzünden yerin altında ne kadar petrol, doğalgaz, fosfat, kömür vb. tabii kaynak varsa tümü çekilmekte, yer tabakasının altı boşaltılmaktadır. Bu zaman zaman göçüklerin ve bunun sonucunda maden ve kömür ocaklarında yüzlerce insanın hayatına mal olan kazaların vuku bulmasına sebep olmaktadır. 2014 yılında bu yüzden Manisa Soma’da 301 işçi göçük altında kalarak hayatını kaybetmişti.
Bazı tefsircilere göre bu olay kıyametin ikinci merhalesidir. Ancak Sur’a iki defa üfürüleceğini düşünecek olursak ilkinde tabii ve kozmik düzenin altüst olması, ikincisinde ise ölülerin kabirlerinden çıkıp dirilmesi ve mahşer yerine sevk edilmesi söz konusu olduğundan bunun ilk Sur’a üfürülmesi olması gerekir. En doğrusunu Allah bilir!
Yeryüzünde vuku bulacak sarsıntı ile yerin altı üstüne gelecek, yeryüzü belki de yaratılışından itibaren her ne saklayıp tutmuşsa adeta kusup açığa vuracaktır. Bu henüz toprağın çürütmediği cesetler olduğu gibi, enva-ı türlü hazineler, bilinen ve bilinmeyen maddeler veya başka şeyler olabilir (Bkz. Müslim, Zekât, 62). Bu her haliyle “ağır bir gün (yavmen sakila) olacaktır (76/İnsan, 27).
Fakat 2. ayetteki “ağırlıkları” başka şekilde anlamak da mümkün. Sadece maddi şeyler değil, insanların gözlerden kaçırdıkları büyük günahlar, cinayetler, ağır suçlar, cürümler, komplolar, hile ve desiseler, yalan ve aldatmalar…
Kısaca her şey bu sayede orta yere çıkmış olacaklar. Bu sayede yeryüzü üzerinde yaşayan “iki ağırlık” (55/Rahman, 31) yani insanların ve cinlerin saklayıp gözden kaçırdıkları bütün suç ve günahları ortaya çıkacaktır (84/İnşikak, 3-4).
Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur. “Bu haberler nedir, biliyor musunuz? Yeryüzünün haberleri, üzerindeki her bir erkeğin ve her bir kadının neler yapmış olduğuna yeryüzünün şahitlik etmesidir. ‘O filan gün şunu şunu yaptı’ der; bu onun haberidir” (Tirmizi, Kıyâmet, 7; Müsned, II, 374).
3. ayet, bu olay karşısında insanın nasıl dehşete kapılıp “Buna ne oluyor?” diye soracağı, olup biteni anlamlandırmaya çalışacağını belirtir. Demek oluyor ki; olay alışılmadık boyutlarda ve ölçeklerde dehşet vericidir ve insanlar bir anda yok olup gitmeyecekler, hemen ölmeyeceklerdir.
Olayın dehşetine az da olsa tanık olacaklardır ki “Yere ne oluyor?” diye soracaklardır. Bu öylesine bir gün ki; bebeğini emziren kadın bebeğini bırakıp kaçacak, gebe kadınlar düşük yapacak, insanların akılları başlarından gidecek. (Bkz. 22/Hac, 2.) Burada sözü geçen “insan” istiğrak anlamında şu veya bu insan değil, genel olarak türümüz yani insanların hepsidir.
İşte böyle bir günde yüce Allah’ın ona emretmesi, ona nutukta bulunma hassasını vermesiyle ilk günden son güne, ilk insandan son insana kadar her neye şahit olmuşsa onların tümünü birbir haber verecektir. Ayet bu hasleti kazanmasına “Rabbin vahyi” adını vermektedir.
Vahiy, gizli konuşma, fısıltı, işaret, remiz, ima gibi anlamlara gelir ve genel olarak üç boyutta vuku bulur:
a) Cebrail aleyhisselâmın Allah’tan aldığı vahyi elçilerin kalbine ilka etmesi (4/Nisa, 163; 6/En’am, 19) :
b) Peygamber olmayan sıradan insanlara yüce Allah’ın ilham etmesi, yönlendirmesi. Musa aleyhisselâmın annesine, Hz. Meryem’e vahyettiği gibi (19/Meryem, 11);
c) Tabiat varlıklarına emretme, onları yönlendirme. Arıya vahyetme, bu ayette olduğu gibi Arz’a vahyetme vs. (Daha geniş için bkz, Ali Bulaç Vahiy nedir?, Ekin y. İstanbul-2020.)
İlhamların da bir tür vahiy olduğunu söylemek mümkündür. (Bkz. 16/Nahl, 68; 28/Kasas, 7.)
Vahyin aşağı düzeydeki türevi olan vahyi (b) şıkkındaki vahiyler içinde ele alabiliriz. “El Müfredat”ın sahibi Ragıp el Isfahani, peygamberlerin dışındaki vahiylerin tamamına ilham demektedir.
Ta’rifat’ın sahibi Seyyid Şerif Cürcani, Şeriat dilinde Allah’ın peygamberlerinden birine indirilmiş kelamı olduğunu söyler. Cürcani’ye göre “Evha” ile gelen vahiy sözcükleri –mesela arıya gelen vahiy (16/Nahl, 68)- “ilham” manasındadır. Şu var ki peygamberlere gelen asıl vahiy dışında, diğer insanların ilhamları sadece kendileri için geçerlidir, başkaları bunlarla amel edemezler. Bu ilhamlar da, Kur’an’ın ve sahih sünnetin açık hükümlerine aykırı olamazlar.
Bu beş ayet ışığında düşündüğümüzde, kıyametin başlangıcında vuku bulacak dehşetli altüst oluşlar sırasında yeryüzüne yüce Allah emrederek, ona dile gelme yetisini vererek içinde sakladıklarını açığa çıkarmasını dileyecek, bu dileği yerine gelecektir. (Kıyamet gününün dehşetiyle ilgili bkz. 18/Kehf, 47; 20/Taha, 101-107.)
6. O gün insanlar işlerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük dönerler.
7. Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür.
8. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.
Kıyametin kopması ve ikinci defa Sur’a üfürülmesiyle insanlar gruplar halinde hesap yerine sevk edileceklerdir. “Bölük bölük” ayrılmaları ya dünyadaki seçtikleri inanca, dünya görüşüne ve yaşama tarzlarına/dinlerine göre olacak veya yeryüzünün farklı bölgelerinden gruplar halinde toplanıp hesap yerine geleceklerdir (78/Nebe’, 18).
İnsanlara amelleri yani dünya hayatında yapıp ettikleri şeyleri gösterilecektir. Bunun da iki şekilde olabileceği söylenmiştir: Ya defterlerinde yazılı olan fiilleri kendilerine gösterilecek veya dünyada yapıp ettiklerinin karşılığı olarak ödüllerini veya cezalarını göreceklerdir. “Muhasebe” olmadan ödül veya ceza olmayacağına göre, ikinci görüş doğru görünmektedir.
Şu veya bu, kesin olan şu ki; dünyada kim ne yapmışsa (yapıp ettikleri) kaybolmuş değildir, zerre miktarı dahi olsa. “Zerre” güneş ışığında gözle seçilebilen toz parçacığına denir. O toz parçacığı kadar kimseye haksızlık yapılmayacak, yaptıklarının karşılığını görecektir (4/Nisa, 40; 12/Yunus, 61). İbn-i Abbas, 7 ve 8. ayetlerin Kur’an’ın en muhkem ayetleri olduğunu söylemiştir. Yani tartışmasız, tereddütsüz böyledir, buyrulduğu gibi olacaktır.
Dünyada çıkardığımız ses ve görüntüler kayıt altına alınmıştır. Kim zerre miktarı iyilik yapmışsa kaydedilmiştir, zerre miktarı kötülük işlemişse o da kaydedilmiştir. Ve iyilik olsun kötülük olsun, her zerrenin karşılığı verilecektir: İyiliğin karşılığı ödül olarak cennet ve ebedi kurtuluş; kötülüğün karşılığı da ceza olarak cehennem ve telafisi mümkün olmayan hüsrandır. (Bkz. 14/İbrahim, 18; 18/Kehf, 49 ve 21/Enbiya, 47.) Efendimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Yarım hurma vermek suretiyle de olsa kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz” (Buhari, Zekât, 9; Müslim, Zekât, 66-70).
Dikkatten kaçmaması gereken nokta şu ki, burada söz konusu olan kişiye amellerinin niteliklerine göre ödül veya ceza olarak karşılıklarının “verilmesi” değil, “gösterilmesi”dir (yerahu). Belki de yeryüzünde beşeriyetin tarihinin tamamı yani ilk insandan son insana kadar cereyan etmiş bulunan, açıkta gözlenen veya karanlıkta bırakılıp gizlenen olaylar herkese gösterilecek veya olayın, eylemin öznesinin önüne serilecektir.
Çünkü birine “şunu bunu yaptın” demek yetmez, yaptıklarını açıkça önüne koymak, göstermek de gerekir. Hal böyle olunca kimse yaptıklarını inkâr edemez, amellerin görülmesi, gösterilmesi iyi fiiller için de söz konusudur. Bu sayede “balık bilmese de Hâlık bilir” diye Allah yolunda infak edenler, nice tarihi olayın vukuunda ve seyrinde önemli rol oynayan “meçhul kahramanlar” böylelikle ayan beyan ortaya çıkmış olacaktır. Ne olacağını sadece Allah bilir. (Ali Bulaç, Kur’an Dersleri/Tefsir, Çıra y. İstanbul-2016, VII, 479-483 )




















