(The Turkish Post) – ALİ BULAÇ
Şii Sünni ayrışmasının aktüel dünyamıza girmesi 1979’da İran’da gerçekleşen İslam devrimiyle oldu. Devrimin öncüleri ve elbette lideri Şii’ydi, hiç beklenmedik biçimde bir halk devrimiyle binlerce yıllık monraşiyi devirip yerine cumhuriyet getirdiler. Bu hem batılı oryantalistler ve İslamologlar hem Müslüman Sünni dünya için de şaşırtıcıydı.
Devrim, siyasetin bir enstrümanı olarak o güne kadar üzerinde kalın tarihsel örtüler altında yatıyorken bir anda ortaya çıkmış oldu. Bunda devrimle beraber Amerika ile İran’ın zıt iki kutupta konum almaları önemli rol oynadı.
Şiiliğin aktüel bir konu olarak gündeme gelmesini sağlayan ikinci faktör, Irak’ın 2003 yılında Amerikalılar tarafından işgali sonrasında ülke nüfusunun 2/3’nü teşkil eden Şiilerin siyasette ve idarede etkin hale gelmesidir.
Şiiliğin yeni söylem ve hedeflerle gündeme gelmesi karşısında kaygı duyan bazı bölge yönetimleri, Şiiliğin uyuyan bir dev olduğunu, şimdi uyanıp bölgeyi istila edeceğini, Sünni dünyayı tehdit ettiğini propoganda etmeye başladılar. Vakıa şuydu ki; bu korku pek yersiz de sayılmazdı, çünkü hem İranlı devrimciler devrimlerinin bölge ülkelerine sıçrayacağını, hem bölge ülkelerinde devremin heyecanına kapılan çok sayıda grup devrim ihracı beklentisi içine girdiler.
Bu beklenti bölge ülkelerinin tamamı için artık söz konusuydu.
Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri ile Türkiye, İran’ın bölgede oynamaya başladığı aktif rolden rahatsız olunca, açık veya gizli, Amerika’nın ve İran’ın hedef seçtiği İsrail’in yanında yer aldılar.
Söz konusu tercih 7 Ekim 2023’te başlayıp 15 ay süren Gazze katliamı karşısında alınan tutumda kendini açığa vurdu.
Gerçekte Sünni-Şii dünyanın ortak ötekisi kendileri değildir. Şiiliğin Vahhabi veya Selefiliğe, Sünni veya Selefilerin Şia’ya karşı düşmanlıkları tamamen bölge devletlerinin çıkar çatışmalarından, mezhep taassuplarından ve birbirlerine karşı ortak öteki Amerika ve İsrail’le süren işbirliklerinden kaynaklanmaktadır.
Sorun veya sorun olarak vaz’edilen şeyin yol açtığı çatışma potansiyeli dinin veya mezheplerin esasıyla, kurucu meşuru ilkeleriyle ilgili değildir. Kelami ve fıkhi meşruiyet zemininde ele alındığında mezhep farkı önemli değildir, önemli addedilirse İslam akidesini parçalayacak, çatışmaları besleyecektir.
Geldiğimiz noktada yeni dünyanın mezhep veya etnisite temelinde kurulamayacağı bir gerçektir. Mezhep, sadece iktidar mücadelelerinde bir araç olarak kullanılmaktadır. Yerli ulus devletler çatışmaları beslemekte, dini ve mezhebi istismar etmektedirler. Türkiye, İran, Mısır, Suriye ve Suudi Arabistan, Malezya, Endonezya veya bir başkası, politikalarında “ulusal/milli çıkarı” esas aldıklarında –maalesef hep bunu yapmaktadırlar-, hem aslında kendi çıkarlarını tehdit altına sokmakta, hem anakronik duruma düşmektedirler.
Dünyanın genel gidişinde, ulusçuların iddia ve temenni ettiklerinin aksine, ulus devletlerin egemenliklerinin bir bölümünü devretmek zorunda oldukları bir dönemden geçiyoruz. Hiçbir mezhep ne Şiilik, ne Sünnilik, ne Hanefilik, Ne Malikilik küresel krizi aşabileceğimiz potansiyel bilgileri ve entelektüel malzemeyi bize veremez. Ancak İslam’ın tarihsel mirasını bir arada düşündüğümüz zaman yani Selefisinden, Şiisine, Sufisinden, Mutezilesine kadar hepsinin harmanlandığı yeni bir İslam paradigması bu küresel süreci anlamlandırabilir, alternatif bir düzen tesis edebilir.
Yeni bir bölgesel entegrasyon kendini bize empoze ediyor. İran, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan ve diğerleri istedikleri kadar buna karşı olsunlar. Bu entegrasyon bizi zorlayacaktır, nihayetinde varacağımız menzil İslam birliği olacaktır. Bu bütün sınırların ortadan kalktığı bir İslam birliği olmayabilir, buna gerek de yoktur. Biz buna İttihad-ı Anasır-ı İslam diyoruz.
Tarihte yekpare bir birliğin kurulmamış olması, bir itiraz olarak öne sürlüdüğünde iki hataya düşülmektedir. Bunlardan biri tarihte olmamış, vuku bulmamış bir şey, bugün veya yarın olmayacağının garantisi değildir. Tarih insanların kaderini belirleyemez, bireyler ve toplumlar özgür iradeleriyle tarihin akış yönünü belirleyebilirler.
Diğeri; bu itiraz hakikatte geçersizdir, zira bölgemiz tarih boyunca büyük devletler ve imparatorluklar tarafından yönetilmiş. Mesela Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar gibi büyük, kapsayıcı siyasi şemsiyeler açılmıştır. Bu şemsiyelerin altında gruplar arasında iktidar mücadelelerinin sürmüş olması, büyük birliği ve organizasyonu geçersiz kılmamıştır. Avrupalılar da tarih boyunca birbirleriyle boğuştular. İkinci Dünya Savaşı’nda 50 milyonun üstünde insan öldü, neredeyse taş üstünde taş kalmadı ama bir anda topralanıp Avrupa Birliği adı altında muazzam bir birlik kurdular. Benzer bir birliği müslümanların kurmaması için geçerli hiçbir sebep yoktur.
İttihat, Müslüman unsurların kendi özerk varlıklarını koruyup diğeriyle bir arada yaşama iradesini gösterdiği birlik idealidir. Kanaatime göre bölgede kurucu unsur Türkiye, İran, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan’dır. Bu ülkelerin birlik için öncü rolü oynamaları farz-ı ayndır.
Teşbihte hata olmasın; nasıl Avrupa Birliği’ni önce Almanya ve Fransa kurdu ve sonra İngiltere dahil olduysa ve bu üç büyük devlet Avrupa Birliği’ni meydana getirdiyse, ikinci halkada Polonya, İtalya, İspanya dahil olduysa, üçüncü halkada Balkan ülkeleri girdiyse ve bu sayede AB ortaya çıktıysa, sözünü ettiğimiz yeni bölgesel entegrasyonun da kurucu aktörleri saydığımız ülkeler olacaktır.
Küresel barışın esasları nelerdir? Küresel barışı kim ve hangi değerler eşliğinde kurabilir?
Tarihte bölgesel istikrarı koruyanlar olmuştur ama bu barış değil, istikrardı. Roma gibi. Buna Pax Romana denir. Bugünün istikrarını Pax Amerika koruma iddiasında. Pax Romana ve Pax Amerika’nın ortak özellikleri var. Roma’da istikrarı koruyan askeri güç ve tahakkümdü.
Amerikan istikrarını koruyan ise yine askeri güç ve tüketici kültürün hegemonyasıdır. Eğer Pax İslama bir barış kuracaksa, bunun kurucu unsuru hukuku, adaleti, özgürlüğü ve ihtiramı temel alan ahlaki üstünlük olacaktır. Adalet yoksa barış da yoktur, ahlaki temeli olmayan tahakküm uzun sürmez, er geç çöker.
Bugün dünyada adalet yoktur, barış da olmayacaktır. Tarih sahnesine ilk çıktığında modernite, insanoğluna özgürlük, güvenlik ve refah vaat etti. Moderniteyi dünya çapında yaygın kılan bu üç idealdi fakat üç ideal de sadece batının nimeti olarak kaldı. Batı dışı dünya külfetine katlanmaya mecbur bırakıldı. Eğer İslam ve Müslümanlar adaleti, hakkaniyeti, özgürlüğü, ihtiramı ve ahlaki üstünlüğü temsil edebilirlerse, hem kendileri hem beşeriyet kurtuluş bulacaktır.






















