(The Turkish Post) – ALİ BULAÇ
Batıda jeo strateji ve jeo politik konular üzerinde çalışan merkezler, İslam dünyasını küresel sisteme entegre etmek üzere iki yöntem takip edilebileceğini düşünmektedirler:
1- 21. Yüzyılın başlarında George Bush ve ekibinin takip ettiği yöntem şu veya bu bahaneyi öne sürerek İslam ülkelerinin askeri olarak işgal edilmesiydi. Buna teknik terimle “yaratıcı kaos” adı verilmişti. Nitekim ABD’nin liderliğinde oluşturulan batılı koalisyon Afganistan’ı (2001) el Kaide’yi, Irak’ı da (2003) olmayan nükleer silahları gerekçe göstererek işgal ettiler. İşgalin hedefi müslüman dünyanın altyapısını tahrip etmek, mukavemet gücünü kırmaktı.
2. Takip edilen ikinci yöntem “yumuşak güç (soft power)” kullanmaya dayanıyordu. Bu yöntem askeri işgal veya kaba güç kullanmayı doğru bulmuyor, başka enstrümanları öne sürüyordu. (Bkz. Joseph S. Nye, Yumuşak güç, Çev. Rayhan İnan Aydın, Elips y. İstanbul-2005.) Niwt Gingrich’e göre, gerçek çözüm kaç düşman öldürüldüğü değl, kaç müttefikin kazandırılmış olmasıdır. Entegrasyon projesi bağlamında yöntemin başarıyla kullanıldığı ülkelerden biri Türkiye oldu.
Yumuşak güç projesi kadın hareketleri, sivil toplum kuruluşları, insan hakları, toplumsal cinsiyet, popüler kültür, medya, sinema, eğitim vb. alanlarda yürütülüyor. Açıkça telaffuz edilmese de başta din, gelenek ve aile olmak üzere belli başlı alanlarda mukavemetin kırılması, hiç değilse esnetilmesi hedeflenir.
Toplumsal hayatın çimentosu durumunda işleve sahip din, gelenek ve aile çözülünce, askeri işgale, kaba güç kullanmaya hacet kalmaz. Aslında ister askeri işgal ister yumuşak güç kullanılsın, hedeflenen şey aynıdır. Her iki yöntemin hedefi toplumsal bileşenlerdir, bileşenlerin çözülmesi, işlevlerini kaybetmesidir.
Yöntem modern zamanlara mahsus olmayıp kadim zamanlarda zeki yöneticiler tarafından kullanılmıştır. Yönteme yakından bakıldığında, tarihte bu yöntemi başarıyla kullananın Muaviye olduğunu söyleyebiliriz.
Yöntem Farsça tekerleme ile “zer-o zor-o tezvir” şeklinde ifade edilebilir. Manası sözün geçtiği yerde söz, altının (yani paranın) geçtiği yerde altın, kılıcın geçtiği yerde kılıç yani kaba kuvvet, baskı veya işgal. Her üç yöntem aynı sonucu hedefler, siyasette veya aslında siyasetin başka versiyonu olan askeri tahakkümle başarı sağlamak. Bu yolların üçü de “mübah” olup sadece sonuç önemlidir.
Müslüman dünyada “zayıf karın” şeklinde nitelendirilebilen bileşenler beş ana unsura ayrılır: Dini, mezhebi, etnisite (kavim), yaşama biçimi ve sınıf. Burada kullanılan sınıf batılı anlamdan çok, şapıları ve talepleri farklı sosyo ekonomik katmanları ifade eder.
Buna göre eğer bölgeyi kendi bileşenlerine ayıracak olursak, daha somut ifadesiyle toplumsal hayatı Müslüman, Yahudi, Hristiyan, Marunî ve Ermeni, Rum ve Ortodoks gruplar arasında birlikte yaşama imkanını zorlaştırırsak, herkes kendi kimliği üzerine kapanır. Yapılacak işlem dini kimlikleri mümkün mertebe sertleştirip ayrıştırmak, ötekileştirilmeye açık hale getirip çatıştırmaktır.
Tabiatı icabı dinler mensuplarına kimlik empoze ederler, bu bir gerçektir ama illa da biri diğerini şeytanlaştırıp çatışmak zorunda değil. Emevilerden Abbasilere, Selçuklulardan Safevilere ve Osmanlılaraa kadar bölgemiz büyük devletler ve büyük imparatorluklar tarafından yönetilmiştir. Büyük devletler ve imparatorluklar farklı dini, etnik ve mezhebi sosyolojilere geniş şemsiye açarlarlar, şemsiyenin altında sadece Müslümanlar değil, gayrimüslimler, birden fazla etnik grup (kavim ve kabile) yaşar. İslam tarihinde söz konusu farklı sosyolojiler, muasırları batılılara göre çok daha iyi yaşamışlardır, herşey güllük gülistanlık değildi ama farklı sosyal gruplar kendilerini ifade edebilmiş, belli bir hukuka tabi olarak varlıklarını bugüne kadar sürdürübilmişlerdir. Başarılı tatbikatına Osmanlı’da şahid olduğumuz Millet Sistemi bunun somut kanıtıdır.
İkinci önemli bileşen mezheplerdir. Belli bir içtihat veya inanma tarzı olarak mezhebi meşrulaştırmak mümkün olduğu gibi –ki arzu edilen budur-, mezhebi belli bir itikadi ve siyasi tahakküm aracı, çatışma gerekçesi şeklinde tanımlamak da mümkündür. Bölgemizde Sünni, Şii, Alevi, Vehhabi, Zeydi, İbadi vb. farklı itikadi ve fıkhi mezhepler vardır, tarihsel olarak hep varolmuşlardır.
Aynı zamanda birer sosyolojiye atıf olan mezhep mensuplarını siyaseten manipüle etmenin yolu, mezhebi hakikatın merkezi, dinin kabul edilebilir tek meşru formu ve diğerlerini sapık kabul ettirmekten geçer. Bir kere bu sağlandı mı, gerisi gelir, bundan sonra her mezhep mensubu kendini hakikatin merkezinde görür, diğerlerini tekfir eder. Hele bir mezhep mensubu tarihte veya aktüel durumda bastırıldığına dair ikna edilirse, çatışma potansiyeli ve kapasitesi daha da artar.
Çatışmaya giden yolun başında ayrıştırma olur, ayrıştırma ötekileştirme ile devam eder, normal ve tabii durumunda “öteki”, ötekileştirildi mi, artık çatışmanın önüne geçmek mümkün olmaz. Bu süreçte zihni manipüle edilince tabii halde Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Sünni, Şii, Alevi, Vehhabi vs.’nin diğerleriyle bir arada yaşama arzusu ve iradesi kaybolur. Daha farklı düzeylerde Türk, Kürt, Arap, Fars veya erkek-kadın farklılığı da benzer manipülasyona alet edilebilir.
Bir kavmin haklarının ihlal edilmesi her zaman mümkündür, hakların elde edilmesinin birden fazla yolu var, ihlal edeni ötekileştirmek ve mağduru etnik temelde yüceltmek çatışmanın kullanışlı yollarından biridir. Kadınların durumunun düzeltilmesi gerekir, bunu cinsiyetçilik veya cinsiyetçi feminizm üzerinden yapmak, ailenin köküne kibrit suyu dökmek olur.
Ötekiyi ötekileştirmenin en etkili yöntemi, mesela öyle olmadığı halde bir köpeği kuduz olarak yeni bir imaj üretimine tabi tutmaktır. Sıradan bir köpek bizi korkutmaz ama birileri onun kuduz olduğunu söylerse, köpeğin zihnimizdeki imajı değişir ve onun ortadan kaldırılması için bizde sert, yıkıcı bir duygu oluşur. Kimliklerin ötekileştirilmesi de buna benzer.
Bazı din yorumları referansları ve usulleri dolayısıyla sert çekirdektir, mesela Şiilik karşısında Selefilik öyledir. Sert çekirdek bir dini yorum aktif eylem haline getirilmedikçe diğerinden uzak durabilir ama bu tür sert yorumlar dış müdahale, kışkırtma ve manipülasyona açıktırlar.
Bir Şii, bir Selefi’yi gayrimeşru kabul ettiğinden dolayı ortadan kaldırılması zorunlu bir tehdit, zararlı bir sosyoloji görmeye başlarsa –aksi de öyledir- artık bir Şii ile bir Selefi aynı beşeri havzada bir arada yaşamaları mümkün olmaktan çıkar. Bu örnekte çatışmayı besleyen iki faktörden söz etmek mümkün:
a. Mezhebin siyasal form ve resmi söylem kazanması (Şiiliğin İran’ın, Selefiliğin Suudi Arabisten’ın resmi mezhebi olması gibi)
b. Harici güçlerin (ABD, Avrupa vs.) mezhep ayrışmasını ve çatışmasını siyasetin aracı olarak kullanması.
İki faktörde de teorik İslami bakış (kelami-fıkhi nazar)ın yerini batılı anlamda yanlış mezhep algısının mezhep mensuplarına zihnen benimsetilmesi önemli rol oynar. İslam dini ve muteber kurucu imamlar nezdinde mezhep farklılığı meşru, tabii ve gereklidir, lakin çatışmanın sebebi ve gerekçesi değildir. Batılı algıda mezhepler birer yorumun ötesinde biri diğerini yok etmesi gereken farklı din tasavvurlarıdır.




















