(The Turkish Post) – ALİ BULAÇ
Yunanca “tüm tanrılar” anlamındaki Panteon’da Tanrılar bir araya getirilirdi. Eski Yunan’da birden fazla panteon vardı, Roma’da Augustus (MÖ. 27) döneminde büyük panteon inşa edildi. Burada toplanan Tanrıların uyum içinde bir arada yaşayabilecekleri düşünülürdü.
Tanrıların her biri farklı bir tabiat kuvvetini temsil eder ve insan hayatında rol oynayan çatışmadan bir arada bulunabilirse, toplumsal hayatta da uyum sağlanacağı umulur.
Yine de kendi başlarına bırakıldıklarında çatışmaları mukadder olan Tanrıların üstünde hem hüküm sürecek hem hakemlik yapacak Büyük Tanrı olması gerekli olduğu kabul edilmiştir, böylece panteon ‘Tanrılar evi’ olmuştur.
Hepsi değilse de bazı felsefe tarihçileri Sokrat, Eflatun, Aristo vd. filozofların çoktanrıcı olmasalar bile tektanrıcı da olmadıklarını, en azından Tanrılarla pek uğraşmadıklarını ima ederler. Bunun doğruluğundan emin değiliz.
Sokrat’ın gençlerin Tanrılara ilişkin inançlarını zayılattığı suçlamasıyla yargılanıp ölüme mahkum edildiğini biliyoruz. Sokrat, ünlü savunmasında Tanrı tarafından vahiy aldığını ve uyuşuk yaşayan Atinalıları uyandırmak üzere görevlendirildiğini söyler.
Eflatun’a göre varlık alemini Tanrı, ‘ide’lere bakarak vücuda getirmiştir. Aristo’nun tanrısı birdir, çünkü her olay ve olgunun bir sebebe bağlı olduğunu düşündüğünde geriye doğru (teselsül) gidip de bütün sebeplerin tek bir sebebi olması gerektiğini ve bunun da Tanrı olduğunu söylüyor.
Aristo’nun tanrısı insan hayatıyla ilgilenmese de kendi kendini düşünen (akleden), düşünülen (makul) ve düşünce (akıl) olan yetkin varlıktır. Polinus’un felsefesinin anahtar cümlesi tek Tanrı’ya işaret eder: Bir’den bir çıkar!
Eflatun çoktanrıcılığı eleştirir. Sokrat’ın ve herkes için her zaman sabit kalan kuralların zarureti fikrinden hareketle, birden fazla tanrının insana benzemeleri dolayısıyla aralarında çatışacaklarını bir tanrının eyleminin başka bir davranışının hukukiliğine dayanak olarak gösterilebiliceğini, bir diğerinin ise buna karşı pozisyon alacağını söyler ve sorar: “Tek bir maddi ve hukuki olayda nasıl birden fazla doğru olabilir?”
Tanrıların insanlar gibi çatışması mümkünse, doğrularının çatışması da mümkündür. Bu yüzden kendisinden bilgi edinilecek kavramın sabitlenmesi lazım, çok tanrıyla bu gerçekleşemez.
Eflatun’un bu argümanı Hz. Yusuf’un hapishane arkadaşlarına söylediklerinin felsefi ifadesidir: “Ey Zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir dizi) Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahredici olan tek bir Allah mı? Hüküm yalnızca O’nundur.” (12/Yusuf, 39-40.)
Eflatun adeta, uzun yıllar Mısır’da kaldığında haberdar olduğu Hz. Musa’dan uzun zamanlar önce Mısır düşünce ve ekonomik hayatında Hz. Yusuf’tan iktibasta bulunmaktadır.
Eflatun’un varlık felsefesiyle derinden ilgilenmesinin bir sebebi, haksız yere ölüme mahkum olan çok sevdiği hocası Sokrat’tır.
Öyle bir yasa olmalı ki; şunun bunun elinden çıkar ve keyfilikleri kolaylaştırıcı olmasın. Varlığın üzerinde olduğu düzenin izdüşümü yasada kendini açğı vursun. Birden fazla tanrı birden fazla yasadır ve bu yasaları araçsallaştırmak devleti çatışmaların sürdüğü arenaya çevirir.
Hz. Yusuf (s.a.)’un da ima ettiği buydu, yasa da iyiden kaynaklanmalıydı: “Eğer her ikisinde (gökte ve yerde) Allah’ın dışında ilahlar olsaydı, elbette, ikisi de bozulup gitmişti. Arşın Rabbi olan Allah onların nitelendiregeldikleri şeylerden yücedir.” (21/Enbiya, 22)
Put basit bir obje değildir, putu olanın politik ve askeri mekanizmalarda güçlü yeri var demektir, puta yakınlık ve uzaklık iktidar seçkinleri içinde yer almanın kriterlerinden biri, hatta en başta gelenidir. Put konuşmaz, üzerine konan sineği dahi kovamaz (22/Huc, 73). Putperest, heva ve hevesini puta yansıtıp yasaya dönüştürür.
Çok tanrıcılığın panzehiri tek tanrı inancıdır. Kâmil haliyle tevhid inancına göre, kimse Tanrı adına konuşamaz, Tanrı hitaptaki muradını, hükümlerdeki maksadını Kur’an’da belirtmiştir (37/Saffat, 92-113), arada muradı ve maksadı açıklayan peygamber vardır (21/Enbiya, 63-66).
Putperesti tanrı(lar) adına dilediği gibi konuşma rahatlığını veren Nübuvvetin inkârıdır; peygamber (Nebi-Resul) yoksa, Tanrı adına konuşan insan ortaya çıkar. Deisti de putperest gibi rahatlatan Nübuvvetsiz din-inanç teakkisidir.
Burada önemli bir sorun var. Putperest dünyada Tanrıları temellük eden kabileler veya sınıflar sosyo ekonomik bölüşümde diğerlerine göre avantajlıdırlar; put ile din arasındaki ilişki de bu noktada billurlaşır. Buna göre putu olmayanın dini de yok sayılır, dini olmayanın sistemde yeri yoktur. Buradan bakınca Bilal-ı Habeşi’nin neden putsuz ve dinsiz olduğu kolayca anlaşılır; çünkü Bilal basit bir siyahi köledir.
Elbette nesnelere kutsallık atfetmenin başka sebepleri de var.
Fiziksel dünyada olup biten tabii olaylara, birer felakete dönüşen alt-üst oluşlara, afet ve salgın hastalıklara yol açan sebepler bilinmediğinde, insan hayatını derinden etkileyen bu tür hadiselerin ya kaprisli, gaddar, narsist ve herşeye hemen öfkelenen Tanrıların gazabına veya nesne ve olayların doğalarının tanrısal güç kesafetine ve iradesine sahip oldukları düşünülecektir.
Burada sorun tamamen tabii-fizik olayların “nasıl” cereyan ettiklerinin bilinmemesiyle ilgili gibi görünmektedir. Nitekim modern insan çakan şimşeğin, düşen yıldırımın göklerdeki tanrının gecikmiş kurbana bir uyarı olduğunu düşünmez. Bu yüzden şimşek çakmasına anlam da yüklemez.
Anlam yüklenmeyen fiziki olaylar, tabiatı kutsaldan, anlam ve amaçtan tecrid eder; geriye deterministçe işleyene fiziki yasalar kalır. Ne var ki “nasıl” sorusu diğer soruların cevabı olmayacağından “niçin” sorusunu bastırmak suretiyle iş görmekten ibaret kalır.
Geriye niçinsiz, sebepsiz, anlamı olmayan bir evrende ve derin bir boşlukta ‘an’ı haz alarak, zevk ve lezzeti maksimize ederek, bedene ne istiyorsa ona istediğini tedarik edip sunmaktan başka hayata ilişkin etkinlik kalmaz. Zamanımızda dine aldırışsızlığın bir sebebi de budur. Nitekim “hayat”ın yerini “yaşam” almıştır.
Yanılgı noktası şu ki; şimşekteki gücün elektrik olarak tanımlanmasından sonra, gücün ilahi olmaktan çıkarılıp salt-elektriklenme olayı olarak görülmesidir. Bu da bilimin gelişme süreci içinde insan hayatındaki anlam ve amaç yanında “din”in ve Tanrı’nın da öneminin, işlevsel bir değerinin kalmadığı sonucunu doğurmuştur.
Hayret verici olan Tanrı’nın kudretini, azametini, tabiatı nasıl yönettiği, yağmuru nasıl yağdırdığı bilimsel olarak açıklanırken, açıklamanın tabiatı Tanrı’dan koparılması, kendinde özerk bir olaylar zincirine indirgenmesidir.
Burada öne çıkan soru şudur: Nasıl oluyor da doğru açıklaması yapılan bir tabiat olayı kimini inkâra veya din ve Tanrı düşüncesini değersizleştirmeye götürerken, kimini daha sağlam akli ve duyusal kanıt ve şahitliklere yöneltip inancını pekiştirmektedir?
İşler haldeki yasalar çerçevesinde evrendeki olayları açıklama evrendeki gizemleri, sır içinde sır hakikatini de bulup “işte herşey bundan ibarettir, gerisi mitoloji, metafizik, teolojidir” deme anlamına gelmez.
Elbette mitolojiler tarihsel gerçek olayların birebir anlatımı değilse de, yaşanmış gerçekliklerden hareketle üretildikleri, ağızdan ağıza, nesilden nesile bir somut olayın-olgunun çığı gibi aktarıldığı da doğrudur.
Dün cinleri veya melekleri ya da mahiyetleri bilinmeyen gizemli varlıkları (gulyabani, titanlar, devler vs.) tabiatı yöneten tanrısal güçler veya Tanrılar görenler nasıl bir yanılgı içinde idilerse, bugün evrenin ilahi müdahele (tedbir), ilahi anlam ve amaçtan bağımsız işler halde olduğunu ve bilimle her sırrın çözülebileceğini –ki Karl Popper “evrenin sırlarını hiç bir zaman çözemeyeceğimizi anlamış bulunuyoruz” der- öne sürenler benzer bir yanılgı içindedirler.
Sorunun merkezinde doğrudan “Tanrı tasavvuru” yatmaktadır.























