(The Turkish Post) – VAHAP AKTAŞ
Bu hafta bir programda konuşmama başlama cümlesiydi. Sadece tarihsel bir ders değil, aynı zamanda bugünün siyasi manzarasında ilkesizce savrulanların, hırs ve açgözlülüğün esiri olanların nihai sonunu hatırlatan bir uyarı aslında. Büyük İskender’in fetihleriyle kurduğu imparatorluk, onun ölümünden sonra dağıldı; çünkü hırs, kalıcı bir miras bırakmaktan çok, geçici bir zafer sunuyor.
Günümüzde, siyasi kulvar değiştiren, dün savunduğu değerleri bugün çiğneyen siyasilerin ilkesizliği ve hoyratlığı, bu kadim sözü yeniden anlamlı kılıyor.
Bilimsel çalışmalar siyasi hırs ve açgözlülüğü anlamak için güçlü bir çerçeve sunar. İnsan; doğası gereği statü, güç ve tanınma arayışı içindedir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde, bu arayış, saygı ve kendini gerçekleştirme basamaklarında belirginleşiyor. Ancak, bu ihtiyaçlar dengesiz bir şekilde güç hırsına dönüştüğünde, birey “narsisistik şişkinlik” tuzağına düşüyor. Narsisizm, liderlerde abartılı bir öz-önem hissi yaratıyor.
Tarih, ilkesizce savrulan yöneticilerin hikâyeleriyle doludur. Antik Roma’da Marcus Antonius, bir zamanlar Julius Sezar’ın sadık müttefiki ve Cumhuriyet’in savunucusu iken, Kleopatra ile ittifak kurarak kişisel hırslarının peşine düştü. İdeallerinden vazgeçip siyasi kulvar değiştiren Antonius, Octavianus’a (Augustus) karşı Actium Savaşı’nda yenildi ve Roma’nın geleceğini şekillendirme şansını kaybetti. Onun savrulması, ilkesizliğin hırsla birleştiğinde nasıl bir çöküşe yol açtığını gösterir.
Daha yakın bir örnek, 20. yüzyılın başlarında İtalya’da Benito Mussolini’nin ideolojik savrulmasıdır. Bir zamanlar sosyalist bir gazeteci olan Mussolini, güç hırsıyla faşizme kaydı. İdeolojik tutarlılığını terk ederek halkın duygularını manipüle etti ve İtalya’yı otoriter bir rejime sürükledi. İlkesizliği, sadece kendi sonunu değil, ülkesini de felakete götürdü. Bu örnekler, siyasi savrulmanın genellikle kişisel çıkar ve güç arzusundan beslendiğini ortaya koyuyor.
Modern çağda ise Zimbabwe’nin eski lideri Robert Mugabe, ideallerden hırsa savrulan bir başka figür. Bağımsızlık mücadelesinin kahramanıyken, zamanla güç zehirlenmesiyle ülkesini ekonomik ve sosyal bir uçuruma sürükledi. Başlangıçtaki eşitlik ve özgürlük idealleri, kişisel zenginlik ve otoriter kontrol arzusuna yenik düştü. Mugabe’nin savrulması, hırsın ve açgözlülüğün sadece bireyi değil, bir ulusu nasıl çöküşe götürebileceğini kanıtlıyor.
Bugünün siyasi arenasındaki kulvar değişiklikleri, ilkesizliğin modern yüzünü sergiliyor. Birçok politikacı, ideolojik duruşlarını veya partilerini, halkın ihtiyaçlarından çok kişisel çıkarları ve güç hırsı doğrultusunda değiştiriyor. Örneğin, son yıllarda Türkiye’de ve dünyada, bir partiden diğerine geçen, dün eleştirdiği liderlerle bugün kol kola yürüyen siyasiler sıkça görülüyor. Bu savrulmalar, halkın güvenini sarsıyor ve siyasi kurumlara olan inancı zedeliyor.
Bu tür siyasiler, genellikle “oportünizm”le hareket ediyor. Fırsatları kollayarak, popüler dalgaya veya güç merkezlerine yakınlaşarak konumlarını koruma peşindedirler. Ancak bu hoyratlık, kısa vadeli kazançlar sağlasa da uzun vadede hem kendilerine hem de topluma zarar veriyor.
Bir siyasinin dün “vatan haini” dediği bir gruba bugün methiyeler düzmesi, sadece kendi güvenilirliğini değil, seçmenlerin siyasete olan inancını da yıpratıyor. Bu durum, sosyal psikolojide “bilişsel uyumsuzluk” olarak adlandırılıyor: Kişi, çelişkili davranışlarını rasyonalize etmeye çalışırken, halk nezdinde samimiyetsiz görünüyor.
Tarih sayfaları ve sosyal psikoloji, siyasi savrulmaların ve ilkesizliğin ardındaki dinamikleri anlamak için güçlü bir çerçeve sunuyor. “Etki” teorisi, siyasilerin kitleleri manipüle etmek için sosyal onay ve otorite gibi unsurları nasıl kullandığını keskin bir şekilde ispatlıyor. Kulvar değiştiren siyasiler, mevcut güç yapılarına veya popüler akımlara uyum sağlayarak sosyal onay kazanmayı hedefliyor. Ancak bu, genellikle “değer temelli liderlik”ten uzaklaşmayı ve ilkesiz bir pragmatizmi getiriyor.
Siyasiler, statülerini korumak veya yükseltmek için kendilerini diğer güç odaklarıyla kıyaslıyor. Bu kıyaslama, ideolojik tutarlılıktan vazgeçip, güç ve zenginlik vaat eden kulvarlara savrulmalarına yol açıyor.
Bir siyasinin bir partiden diğerine geçmesi, genellikle daha fazla siyasi nüfuz veya maddi kazanç beklentisinden kaynaklanır. Bu durum, sosyal psikolojide “hedef odaklı davranış” olarak tanımlanır: Kısa vadeli kazançlar, uzun vadeli ilkeleri gölgeler.
Grup dinamikleri de ilkesizliğin yayılmasında etkilidir. “Grup düşüncesi”, siyasilerin etraflarındaki dar bir çevrenin alkışlarıyla yanlış kararlara sürüklenmesine neden olur. Yeni bir kulvara geçen bir siyasetçi, eski ilkelerini sorgulamak yerine, yeni çevresinin ideolojisini benimseyerek kendini rasyonalize ediyor. Bu hem bireysel hem de toplumsal düzeyde bir hoyratlık doğuruyor: Toplum, seçtiği yöneticilerden tutarlılık ve güven beklerken, ilkesiz savrulmalar bu beklentiyi yerle bir ediyor.
Bugünün siyasi manzarasında, ilkesiz kulvar değişiklikleri sadece bireysel itibar kaybına değil, toplumsal kutuplaşmaya da yol açıyor. Adalet ve toplumsal barış, ancak samimi ve ilkeli liderlikle mümkün. Ancak, siyasilerin hoyratça kulvar değiştirmesi, seçmenlerde hayal kırıklığı ve güvensizlik yaratıyor. Göçmen karşıtlığı, ekonomik eşitsizlikler veya popülist söylemler gibi konularda, ilkesiz siyasiler kısa vadeli popülerlik uğruna uzun vadeli çözümleri feda ediyor.
Örneğin, bir siyasinin ekonomik kriz döneminde halkçı söylemlerden devletçi politikalara savrulması, seçmenlerde “siyasetin çıkar oyunu” algısını pekiştiriyor. Bu durum, siyaset sosyolojisinde “sosyal sözleşme” ihlali olarak tanımlanır: Liderler, halkın onlara verdiği güveni kötüye kullandığında, toplumsal bağlar zayıflıyor. Sonuç, kutuplaşmış bir toplum ve eriyen bir siyasi meşruiyettir.
“Cihana sığmamışken, bir mezara sığdı İskender” sözü, ilkesiz siyasilere bir ayna tutuyor. Hırs ve açgözlülükle kulvar değiştirenler, belki kısa vadede güç veya statü kazanır; ama tarih, ilkesizliğin kalıcı bir miras bırakmadığını defalarca göstermiştir. Marcus Antonius’tan Mussolini’ye, bugünün savrulan siyasilerine kadar, ilkesizlik hep aynı sonla karşılaşır. Bu savrulmalar narsisizm, sosyal karşılaştırma ve grup dinamiklerinden beslendiğini ortaya koyuyor. Ancak, insan doğası aynı zamanda erdeme, samimiyete ve adalete de yatkındır.
Toplum olarak, ilkesizliği ve hoyratlığı ödüllendirmek yerine; adaleti, erdemi, refahı, özgürlüğü ve beraber yaşamı tesis etmek için mücadele edenleri, ilkeli duruşları alkışlayıp destek olmalıyız.
Belki de mesele, cihana sığmaya çalışmak değil, bir mezara sığacak kadar mütevazı, ama ilkesizliğe sığmayacak kadar onurlu bir hayat sürmektir.
Adalet ve özgürlük için yaşayanlar, ilkesizliğin gölgesinde bile umut ışığıdır.
Yarınlar için mücadeleye devam…
























