(The Turkish Post) – VAHAP AKTAŞ
Bütün dünya günahkâr. Bu dizeler, sanki bugünümüzü resmetmek için kaleme alınmış gibi. Ülkemizin dört bir yanında alevler yükseliyor; insanlar, ormanlar, evler, umutlar yanıyor. Depremler toprağı sarsıyor, madenler işçilerin alın terini ve canını yutuyor, yirmi birinci yüzyılın ikinci çeyreğine girdiğimiz şu günlerde devlete teslim edilen askerlerimiz, annelerinin ciğerpareleri susuzluktan ölüyor. Seyitgazi’de alevlerin ortasına yanmaya bıraktığımız itfaiye erlerimiz. Bunlarla birlikte hukukun terazisi adaletsizliğin ağırlığıyla eğilen bir ülke portresi. Bu çağ, sanki bir yangın yeri; her birimiz bu ateşin kıvılcımlarına tanık, kimi zaman da hatta çoğu zaman da suç ortağı.
“Ne talihsiz bir dönem, hızlı geçse… Dayanılacak gibi değil” çığlıklarının duyulduğu bir çağ.
Her yaz Türkiye’nin ciğerleri alevlere teslim oluyor. Yeşilin küle döndüğü, kuşların gökyüzünden yere çakıldığı bu yangınlar, sadece doğayı değil, insanlığın vicdanını da yakıyor.” İnsan”, bu felaketlerde hem fail hem mağdur. Yangın söndürme uçaklarının yetersizliği, plansız kentleşme, ihmaller. Hepsi birer kıvılcım, hepsi birer günah.
“Bir çağ yangını bu” ve bizler, bu yangının dumanında boğuluyoruz.
“Düştüğümüz kuyu çok derin ve tutunmaya çalıştığımız ip çok kısa.” Evet, Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu çok katmanlı krizlerin adeta bir özeti. Orman yangınları, yetersiz tedbirler, susuzluktan ölen askerler, yoksulluk ve yoksunluk gibi sorunlar, yalnızca çevresel ya da ekonomik meseleler değil; sosyolojik, siyasal ve ekonomik düzlemlerde birbirine düğümlenmiş bir trajedinin parçaları.
Son yıllarda Türkiye, Ege’den Akdeniz’e, Karadeniz’den Anadolu’ya kadar her yaz orman yangınlarıyla mücadele ediyor. 2021 Manavgat, 2023 Çanakkale, geçen yıl ve bu yıl art arda gelen yangınlar, yalnızca doğal afetler değil, aynı zamanda bir yönetim krizinin yansıması.
Tarım ve Orman Bakanlığı’nın envanterinde yalnızca çok az kiralık uçak, birkaç helikopter ve sınırlı insansız hava aracı bulunuyor. Bu kapasite, Türkiye’nin coğrafi ve iklimsel gerçekleriyle örtüşmüyor. Yangın söndürme uçaklarının yüksek manevra kabiliyeti ve su taşıma kapasitesi, hızlı müdahale için kritik önemdeyken, kiralık araçlarla sürdürülen mücadele hem maliyetli hem de yetersiz.
Forbes Türkiye’nin analizine göre, Türkiye’nin kendi yangın söndürme uçaklarını üretme kapasitesi varken, bu alanda adım atılmaması, savunma sanayisindeki başarılarla tezat oluşturuyor.
Bu durum bir kaynak ve önceliklendirme sorunu. Devlet, savunma sanayinde İHA ve SİHA’larla küresel bir aktör olurken, orman yangınları gibi ulusal güvenlik meselesine aynı ciddiyeti göstermiyor. Bu, siyasi karar alma süreçlerinde çevresel tehditlerin ikincil planda kaldığını gösteriyor.
Yangınlar sadece ağaçları değil, toplumun ortak mirasını, güven duygusunu ve geleceğe dair umudu yok ediyor. Yangın bölgelerindeki halk, devletin yetersiz müdahalesi karşısında çaresizlik ve öfke hissediyor; bu da toplumsal sözleşmenin zedelenmesine yol açıyor.
Ekonomik olarak, yangınların tahrip ettiği tarım arazileri, turizm bölgeleri ve doğal kaynaklar, milyarlarca liralık kayıplara neden oluyor. Bu kayıplar, zaten kırılgan olan Türkiye ekonomisini daha da zorluyor.
Son dönemde, askerlerin eğitim sırasında susuzluktan hayatını kaybetmesi, kamuoyunda derin bir infial yarattı. Bu olaylar, yalnızca bireysel trajediler değil, aynı zamanda kurumsal ihmallerin ve sistemik sorunların bir göstergesi. Bu olaylar, kamu yönetiminde hesap verebilirlik ve şeffaflık eksikliğini ortaya koyuyor. Askeri eğitim süreçlerinde temel ihtiyaçların karşılanmaması hem devlet kurumlarının hem de siyasi otoritenin vatandaşın can güvenliğine dair sorumluluklarını yerine getiremediğini gösteriyor.
Sosyolojik düzlemde, bu olaylar toplumda güven bunalımını derinleştiriyor. Askerlik, Türkiye’de toplumsal bir değer olarak görülürken, bu tür ihmaller, gençlerin ve ailelerin devlete olan inancını sarsıyor. Ekonomik açıdan ise, bu tür olaylar, savunma bütçesinin etkin ve verimli kullanılmadığını sorgulatıyor. Kaynakların lüks harcamalara ya da yanlış önceliklere yönlendirilmesi, temel ihtiyaçların ihmal edilmesine yol açıyor.
Türkiye’de yoksulluk, yalnızca maddi bir mesele değil, aynı zamanda bir yoksunluk hali. TÜİK verilerine göre, 2024’te hane halkı gelir eşitsizliği artarken, çalışan yoksulluğu da ciddi bir sorun olarak öne çıkıyor. Son yıllardaki politikaların etkisiyle, güvencesiz istihdam, gelir düzeyindeki adaletsizlik yoksulluğu derinleştiriyor.
Siyaset sosyolojisi açısından, yoksulluk, toplumsal eşitsizliklerin ve güç ilişkilerinin bir yansıması. Weber’in “devletin meşru güç tekelini elinde tutan bir varlık” tanımı, yoksullukla mücadelede devletin rolünü sorgulamayı gerektiriyor. Devlet, sosyal politikalarla yoksulluğu azaltmak yerine, hayırseverlik temelli yardımlara yöneliyor; bu da kalıcı çözümler üretmekten uzak.
Yoksulluk, bireylerin yalnızca maddi kaynaklara değil, eğitime, sağlığa ve sosyal katılım fırsatlarına erişimden yoksun kalması anlamına geliyor. Bu, toplumsal hareketliliği kısıtlıyor ve sınıfsal eşitsizlikleri pekiştiriyor. Ekonomik düzlemde, yoksulluk, işgücü piyasasındaki güvencesizlik ve düşük ücretlerle doğrudan bağlantılı. 2000’li yıllarda uygulanan politikalar, gelir dağılımını bozarken, sosyal transferlerin yoksulluğu azaltmadaki etkisini sınırlı kılıyor.
Türkiye’nin karşı karşıya olduğu bu krizler, derin bir kuyunun içinde olduğumuzu gösteriyor. Ancak, tutunmaya çalıştığımız ip kısa da olsa, çözümler imkânsız değil. Öncelikle kaynak süreçlerinde şeffaflık ve hesap verebilirlik sağlanmalı. Yangınlarla mücadele için yerli üretim uçaklar gibi uzun vadeli yatırımlar yapılmalı; askeri eğitim süreçlerinde ihmallere son verecek denetim mekanizmaları kurulmalı. Toplumsal güvenin yeniden inşası için devlet, vatandaşın temel ihtiyaçlarına öncelik vermeli. Ekonomik olarak ise, yoksullukla mücadelede hayırseverlik yerine, istihdam odaklı, kapsayıcı sosyal politikalar geliştirilmeli.
Sorunların kökenine inip, cesur adımlar atılmazsa, kuyunun dibi sadece daha karanlık olacak.
Bu çağ yangınına su taşımak, vicdanla, adaletle, dayanışmayla mümkün. Yangınları söndürmek için uçaklar, depremleri önlemek için sağlam yapılar, madencileri kurtarmak için güvenlik, yaşanabilir bir Türkiye için adalet gerek. Ve hepsinden önemlisi, insanı insanlığı ön plana çıkarmak gerek.
Bu yangınlara karşı durmak, her birimizin borcu. Çünkü bu çağ yangını, hepimizin günahıyla büyüyor.
Hepsi, bu çağın günah defterine yazılıyor. Ama unutmayalım, kalem hâlâ elimizde; yazacak yeni bir hikâye, söndürecek bir yangın var.
Ve belki de “Çile”deki o umutla bitirmeli: “Tohum saç, bitmezse toprak utansın!”
Daha güzel ve serin günlere uyanmak dileğiyle.
























