(The Turkish Post) – UĞUR K. YİĞİT
“Tek çiçekle bahar olmaz.” diye kim demiş bilmiyorum.
Ama benim memleketimde hep tek bir çiçek ile gelirdi bahar… Yani eskiden.
Tek bir çiğdemin sarılığı veya tomurcuklanan tek bir dal ile gelirdi. Hep yeterdi bu kadarı bahar için.
Ama koskoca Hıdırellez bile sessiz sedasız artık.
En son ne zaman geldi Hıdırellez buralara, göreniniz var mı?
Karşılaştınız mı?
Doğrusu ben karşılaşmadım ve üzüldüm inceden inceye.
Mutlaka geldi, biliyorum; ama karşılaşamadık işte.
Küskün bir dostun her şeyi bir kenara bırakıp da sana geldiği gün başka yerde olmak gibi Hıdırellez’i kaçırmak…
Kendine bile itiraf edemediğin bir özlemle beklediğin o sevgilinin “Hadi barışalım!” demeye gelip de seni bulamaması gibi.
Oysa ben küçükken, biz küçükken, yani bugünün büyükleri bir zamanların küçükleriyken, ne kadar rengârenk, ne kadar şen ve ne kadar güleç bir bahar müjdecisiydi Hıdırellez…
Neden şimdi böyle oldu!
Niye böyle kırgınmış gibi uzak düştük ki!
Başakların uçuşup buğdaya döndüğü sarı harmanlar arasında, yeşili pek göremeden büyüdüm ama ayranıma hiç söz edemem: severdim topraklarımı.
Çocukluktan olsa gerek, Hıdırellez’de o sarı ovaların canlandığını görür görür sevinirdik.
Olmayacak şey işte: Hızır ile İlyas sanki hep bizim köyde buluşurlardı.
İlk kim müjdelerdi Hıdırellez’in gelişini bilmiyorum ama ben babaannemden duyardım.
Üzerlik otu yakıp dumanıyla hastalıkları kovar, yine de öksürüğe tutulan olursa karabiber karışımlı şerbetinden içirirdi babaannem.
O halleriyle kadim zamanların mirasçısı ulu bir nine gibi görünürdü gözüme.
Meğer nasıl da gençmiş o günlerde akça pakça pamuğum; ben çok küçükmüşüm.
Babaannem, “Gelecek hafta Hıdırellez!” dediğinde sebepsiz bir mutluluk doğardı içimizde…
Sokağa, mahalleye ve bütün çocuklara yayılan bir mutluluk…
Onca kişi, kim kimden duyardı ki Hıdırellez’in gelişini!
Şimdilerde o sebepsiz mutlulukların anlaşılması zor geliyor, değil mi?
Ne oluyorduk yani!
Bir külah mahalle bakkalı dondurması veya biraz leblebi tozu ya da küçük bir renkli şeker bile yokken elinde, kendiliğinden doğup büyüyen bu mutluluk nasıl yaratılırdı ki?
Hızır ile İlyas’ın efsanesinin peşinden koşa koşa uçurtma uçurmaya, sokak oyunlarına, fener alaylarına akan biz çocuklar…
Hiç görmediğimiz iki ermişin buluşmasıyla canlanan tabiatın şenliğine nasıl da katılırdık!
Hıdırellezlerde olan biteni yeniden düşünecek yaşlara geldik galiba.
Doğadaki bahar neşesini paylaşmayla çoğalan mutluluklarımız, tabiatın çağrısına açık bir ruhumuz ve tabiatla bir olup gülümseyebilen insanlarımız varmış.
Hey gidi hey!
Efsaneye göre “Denizlerin Ermişi İlyas” ile “Karaların Ermişi Hızır”, dünya kurulduğundan beri her Hıdırellez’de dünyanın farklı bir yerinde buluşurlar.
Eğer böyleyse, bu yıl da bir yerlerde buluşmuş olmalılar.
Ama biz fark edemedik.
Ne çağrılarını duyabildik ne de mutluluklarını paylaşabildik.
Bari efsanenin devamını yakalamanın yoluna bakalım:
Görelim, bahar tomurcukları bu yıl nasıl patlayacak…
Dünyanın var olduğu, Hızır ile İlyas’ın buluştuğu ilk günden beri sesleniyor Hıdırellez:
“Çocuklarınız ancak bahar tomurcukları patlarsa yaşayabilir sebepsiz mutlulukları…
Karalar ile denizler el ele tutuşursa akar pınarlarınız…
Çiçeklerinizin rengi o zaman gerçek olur, gökyüzünün mavisi ancak o zaman mavi…”
Bütün bu efsanelerin bir anlamı var…
Minik kutlamaların, masum mutlulukların bahanesi olmaktan öte bir anlam bu.
“Denizlerin ve karaların çağrısını dinlemeye” davet ediyor bu efsaneler bizi.
Doğayı tüketmekten vazgeçip onunla aynı mutluluğu paylaşmamızı öğütlüyorlar.
Başa “İlk kim söylerdi bilmem.” demiştim ya, bildim şimdi…
Aslında Hıdırellez kendisi söylerdi hepimize geldiğini.
Önümüzden uçuveren beyaz kanatlı bir kelebekle veya aylar süren kışın ertesinde yuvasından sersem sersem çıkan bir karıncayla duyururdu geldiğini.
Keşke yeniden duyursa.
Artık sessizce gelip ıssızca gitme Hıdırellez…
Tek bir çiçek yeter belki bahar için…
Ne olur, lütfen seslen: “Geldim!” diye…
Eskisi gibi!























