(The Turkish Post) – MERCAN BULUT
Uzun yıllardan beri Avrupa’da yaşamanın verdiği bazı temel değerlerim var. Belki de, bu alışkanlıklarım zamanla oluştu. Örneğin, sabah ya da akşam vakitlerinde, çevremde gördüğüm insanlara, baş ucuyla da olsun, “Günaydın ya da İyi Akşamlar” demeyi bir görev biliyorum. Kimi zamanda, iş arkadaşlarıma, küçük bir gülücük atmanın da, sosyal çevreye bir enerji katacağı hissini taşırım. Aslında bu bir tabu değil… Yalnızca insanlığımızın bize yüklediği bir sorumluluk. Allah’ın bir selamını vermek ya da vermemek bizim elimizde… Ama ben bir gülümsemenin bile, hayatımıza dokunduğunu yıllardan beri yaşayarak tecrübe ediyorum.
Gezdiğim pek çok Avrupa şehirlerinde de, insanların en doğal halleriyle yaşamın içinde var olduklarını müşahede ettim. Örneğin Avrupa’da bir restorana ya da eğlence mekanına gittiğinizde, masaya hizmet veren görevliye, herkes nazikçe “teşekkür” eder. Ya samimi bir gülümsemeyle onun emeğine duyduğunuz saygıyı gösterirsiniz.
Ama… Birkaç hafta önce, özel işlerim için Türkiye’ye gelmek zorunda kaldım. Bir haftadır ziyaretim esnasında bazı hayal kırıklıklarım oldu. Benim bıraktığımda, görmediğim hatta hiç alışık olmadığım anılarım oldu maalesef. Aslına bakarsanız, Türk insanı konuşmayı, sohbet etmeyi ve gülümsemeyi seven bir toplum. Daha da ötesi, nezaketiyle bilinir Avrupa ülkelerinde.

Ne yazık ki, bu kez şahit olduklarım beni derinden yaraladı. Metroda, trende, otobüste… Herkesin başı aynı açıyla öne eğikti. Yüzler parlayan ekranların soğuk ışığıyla aydınlanıyordu. Gözler birbirine değil, sonsuz bir kaydırma hareketine kilitlide sanki. Bir zamanlar yolculuk, insanın kendine ya da yanındakine yaklaştığı bir aralıkken; şimdi ise herkes kendi dijital hücresinde, görünmez duvarların ardında saklanıyor gibiydi.
Oysa trenin, otobüsün ve metronun camından bakmak bir zamandı bizim için. Akıp giden manzaralarda düşünürdük hep birlikte. Bir çocuğun penceredeki buğuya çizdiği kalple gülümserdik birbirimize. Hatta yanımızda, ya da karşımızda oturan hiç tanımadığımız kişilerle, yolculuk boyunca dost olurduk. Bir anda muhabbetler öyle hızla kayar giderdi ki, bitiş düdüğünün sesiyle hüzünlenirdik. Hiç zaman kaybetmeden birbirimizin irtibat bilgilerini alır, muhabbet için zaman kollardık.
AHH… O GÜZELİM YOLCULUKLAR…
Ama… Artık o günler Türkiye’de hayal olmuştu. O muhabbetli yolculukların yerini de, saydam camlar esir almıştı çoktan. Artık o cam, avuç içimize sığan bir ekrana dönüşmüştü. Dışarıda bir şehir akıp gidiyordu, ama biz onun içinden geçmiyorduk. İnsanları telefonlar öyle esir almıştı ki, yolcular yanındaki kişinin yüzünü bile hatırlamıyordu. Aslında elinde saydam camlar, sadece duyguları değil, insan olma özelliklerini de esir almıştı sanki.
Her bir bireyin elindeki saydam camlardan, sürekli bir bildirim sesi duyuluyordu. Bir baş dönüyor, bir başkası yeniden kayboluyordu. Aramızda kilometreler değil, pikseller kadar soğuk bir mesafe vardı yanımızda bireylerle. Kimse yanındakine “günaydın” demiyor, kimse rastgele bir tebessüm bırakmıyordu. Herkes kendi yankı odasında, başkalarının onayına, beğenisine, görünmesine muhtaçtı. Birbirlerine camların gizemi arkasında gülücükler atıyorlardı.

MODERN YALNIZLIĞIN ARACI TELEFON
Ancak konuşmak bir ihtiyaçtı bir zamanlar bizler için. Bir yabancıyla iki kelam etmek, insanın kalbine dokunmanın en sade yoluydu benim yaşadığım dönemde. Şimdi kelimeler bile dijital süzgeçlerden geçip filtreleniyordu. Gülüşlerimiz emojiye, duygularımız bağlantı hızına sıkışmış durumdaydı şimdilerde. Kim bilir, en büyük “kopukluk” artık sinyalde değildi. İnsandaydı… Telefon elimizde bir araç değil, modern yalnızlığın sessiz nişanıydı artık. Sürekli telefona bağlıyız. Bundan dolayı kimseye temas etmiyoruz. Ve her kaydırmada, her dokunuşta, biraz daha siliniyoruz birbirimizin hikâyesinden.
Ne yazık ki… Artık metroda, trende ve otobüste insanımız konuşmuyor, konuşmak istemiyor. Elinde sımsıkı tuttuğu dijital bir aygıt, onun bütün duygularını esir almış durumda. Belki de, hayatın ve yaşamın sıkıcılığından ve stresinden bu yolla kurtulduğunu düşünenler de, azımsanmayacak kadar çok. Bana kalsa, toplumu acil bir terapiye yönlendiririm. Çünkü bu artık bir ihtiyacın ötesinde. Bir bağımlılıktan öte gibi duruyor. Özellikle kadınlar için sosyal medya bir rahatlama seansına dönüşmüş durumda. Şayet kadınlar ve gençler, günlerinin en değerli vakitlerini kitap okumak yerine, sosyal medyada geçiriyorsa, o zaman sorun çok daha derin diyebilirim. Acilen bir çözüme ihtiyaç var. Ancak ortada çözüm üretecek ne bir kurum var. Ne de sorunu görecek bireyler var.






















