(The Turkish Post) – TARIK GÜNDOĞAN
Uzun süredir Türkiye’de dış politika, kapalı kapılar ardında yürütülen, halka hesap verilmeyen, “millî çıkar” söylemiyle maskelenmiş bir elitler alanı olarak şekillendi. İktidar, bu alanı bir güç gösterisi olarak kurgularken; muhalefet ise çoğu zaman tepkisiz, edilgen ya da yalnızca teknik itirazlarla yetinen bir pozisyonda kaldı.
Ancak artık bu ezberi bozmanın zamanı geldi. Türkiye’nin, sadece içeride değil, dışarıda da demokrasi, eşitlik ve adalet temelinde yeni bir yol haritasına ihtiyacı var. Halkçı bir dış politika mümkün ve gerekli.
Dış Politika Halkın Meselesidir
İktidar dış politikayı sürekli “üst düzey güvenlik” konusu gibi göstererek toplumsal denetimi dışladı. Oysa dış politika halkı doğrudan etkileyen bir alandır:
Mülteciler meselesi, emek piyasasından sosyal hizmetlere kadar uzanır.
Enerji anlaşmaları, faturamıza yansır.
Savaş politikaları, kamu bütçesini tüketir.
Diplomatik yalnızlık, öğrencilerin vize almasını zorlaştırır.
Bu yüzden dış politikayı uzmanlara ve elitlere terk etmek yerine, demokratikleştirmek gerekir. Dış politika da tıpkı ekonomi, sağlık ve eğitim gibi halkın denetiminde olmalı. Parlamento işlevsel hale getirilmeli, uluslararası anlaşmalar toplumsal şeffaflıkla tartışılmalı, sivil toplum bu sürece katılmalı.
Muhalefet Nasıl Bir Vizyon Kurmalı?
Türkiye’deki muhalefet partileri, dış politikada ortak ve tutarlı bir demokrasi ekseni oluşturmak zorunda. Aşağıdaki ilkeler bu vizyonun temelini oluşturabilir:
- Barıştan Yana Olmak:
Suriye, Kafkasya, Akdeniz gibi gerilimli alanlarda askeri çözümler yerine diplomatik ve barışçıl yollar savunulmalı. Askerî üsler ve silahlanma politikaları eleştirilmeli.
- Emeğin ve Halkların Yanında Olmak:
Katar, Azerbaycan ya da Rusya gibi otokratik rejimlerle yürütülen ilişkiler, “yatırım geliyor” bahanesiyle meşrulaştırılmamalı. Bu ilişkilerde emeğin, kadınların ve ezilen grupların hakları esas alınmalı.
- Ekolojik ve Toplumsal Duyarlılık:
Uluslararası enerji ve madencilik anlaşmaları, çevresel etkileri gözetilerek yeniden değerlendirilmeli. Akbelen, Kaz Dağları gibi yerel direnişler küresel düzlemde sahiplenilmeli.
- Halklar Arası Dayanışma:
Filistin, Kürt sorunu, göçmen hakları gibi konularda tutarlı, ilkesel ve evrensel insan haklarını önceleyen bir çizgi benimsenmeli. Mazlumun kimliği değil, hakkı savunulmalı.
- Avrupa ile Eşit ve Eleştirel İlişki:
AB’ye entegrasyon meselesi, yalnızca teknik reformlar üzerinden değil; aynı zamanda sosyal adalet, sendikal haklar ve ifade özgürlüğü ekseninden yürütülmeli.
“İktidar Olmadan Dış Politika Kurulamaz” mı?
Sıkça duyulan bu cümle, muhalefetin pasifliğini normalleştiren bir bahane. Oysa belediyeler, sendikalar, meslek odaları ve üniversiteler, iktidarda olmasalar bile uluslararası alanda inisiyatif alabilir. İstanbul, İzmir, Diyarbakır gibi şehirler; kardeş şehir projeleriyle, kültürel etkinliklerle, göç politikalarıyla dış politikada aktif olabilir. Tıpkı Barcelona ya da Berlin’de olduğu gibi.
Üç bölümde anlattığım düşüncelerimi özetlemem gerekirse…
Dış politikayı yalnızca Erdoğan’ın diplomatik hamlelerinden ibaret görmek, Türkiye toplumunun çıkarlarına da, geleceğine de zarar verir. Yeni bir dış politika mümkün—ama bu, merkezî bürokrasiyle değil; halkla, dayanışmayla ve demokrasiyle kurulabilir.
Türkiye’nin ilerici muhalefeti, bu sorumluluktan kaçamaz.






















